Çanakkale’de Dört Lağımcı Neferi

Yayına Hazırlayan: Göktuğ KÜÇÜKÇOBAN

            Çanakkale Harbi’nin yalnız yerüstü, hava içi, denizaltı değil yeraltında da muharebelerin başladığı günlerinde idi. İngilizler maden mıntıkalarında yetişmiş usta lağımcı neferlerinden teşkil ettikleri müfrezelerle bizim siperlerin altlarına geliyorlar, tonlarla dinamik koyarak büyük siper parçalarını havaya uçuruyorlardı. Aynı şeyi biz de yapıyorduk fakat ne çare ki dinamit az, usta madenci bulmak güç. Bizimkiler çok defa yeraltında düşman lağımına tesadüf ediyorlar, müteakiben canlarını dişlerine alarak İngilizlerin öte tarafımıza yerleştirdikleri dinamit sandıklarını beri taraftan boşaltıp gerilere naklediyorlar, yeraltının bu dehlizlerinde bazen burun buruna gelerek tabanca hatta hançer ve kasaturalara sarıldıkları da çok oluyordu.

            Hülâsa yukarıdaki çetin savaşa bir de yeraltında aynı derecede çetin ve hatta daha korkunç savaş katılmıştı. Bunu gören ordu kumandanlığı güya bizi takviye için genç çocuklardan mürekkep tek bir Alman istihkâm bölüğü getirtmiş fakat muharebenin bu derece amansızına ve hele silahlar ve vasıtalar arasında bu kadar büyük farklar varken savaşmaya alışmamış olan bu çocuklar hastalanmışlar, korkudan ödleri patlamış ve hatta çok defa bunları girdikleri bizim lağım dehlizlerinden çıkarıp geri götürmek bile bize büyük bir dert olmuştu. Nihayet akla Türkiye’de de maden mıntıkası bulunduğu ve buralarda da yetişmiş Türk çocukları olacağı düşünüldü. Her taraftan madenci arandı, bulundu ve fedakâr, cefakeş Türk istihkâm bölüklerine verildi. Bize de bunlardan dört tane gelmişti. Bunlar bölükte gözbebeği gibi sakınılıyor ve en çok lağım işleri bunların nezareti altında yapılıyordu.

            Sakınan göze çöp batar derler. Ahmet adındaki ilk nefer bizim bir lağımda çalışırken bunun altında patlayan bir İngiliz lağımıyla havaya uçtu, içimizden ayrıldı. Hepimiz çok acıdık.

            İkinci nefer İngilizlerle yeraltında bir karşılaşmada iki hasmını tabanca ile yere serdikten sonra İngilizler tarafından atılan bir el bombasıyla bu korkunç dehlizde param parça edildi oraya da artık kimse varamadı ve Durmuş’un yüzünü bir daha gören olmadı.

            Üçüncü nefer yerüstünde öldü ama onun da akıbeti pek feci oldu. Tam dehlizin kapısından çıkarken burayı bellemiş olan İngiliz kara torpillerinden birinin tam isabetiyle ortadan kayboldu. O derecede ki beş on dakika sonra oraya koşup gelen dördüncü arkadaşı Hüsnü’nün etlerinden bir parça bile bulamadı. Hüsnü ortadan sır olmuştu. Nihayet bize kala kala bir dördüncü lağım neferi, Bartınlı Ramazan kalmıştı.

            Yarabbi, ne üşümez, yorulmaz, gözü yılmaz çocuktu o Ramazan. Bir taraftan ölümün kendisi için muhakkak ve mukadder olduğunu bilirdi. Üç evvelki arkadaşı gözünün önünde idi. İkide bir hiç fütur getirmeden:

  • Bizim de günler nasıl olsa sayılıdır derdi.

Öte yandan da ölen diğer üç arkadaşının postalarını da ayrı ayrı yerlerde çalıştırmak için koşmadığı siper parçası kalmazdı. Lağımlar tabiatıyla düşmana yakın siper kısımlarında yapılıyordu. Ve her kazma vurdukça bir ses çıkardığı için İngilizler bunların yerini bilir ve hatta haritalarını da yapardı. O halde yeraltından buraları aşmak için çalışırken yer üstünde de torpil, bomba, el bombası, hülâsa dik mahrekli silahlarla bu lağımların kapılarının önünü yakar kavururdu. Bütün bu kavrulan yerlerin hepsinde Ramazan, o kıyı çocuklarına mahsus çevikliğiyle hazır ve nazır bulunur, günlerce haftalarca gözünü kırpmadan cehennemi andıran bu yerlerde dolaşıp dururdu. Bütün bu müddet zarfında ölmedi ve nihayet bir gün Ramazan’ın hiç aklına gelmedik bir iş oldu. Lağıma doğru siperden giderken serseri bir kurşun sağ kalçasını deldi. Bacak kemiğini kırdı ve onu yer serdi. Yürüyemiyordu iş de göremezdi, onu sedyeye yatırdılar, bölük karargâhına getirdiler olanı biteni bize haber verdiler. Biz bu dördüncünün olsun ölmediğine sevinirken Ramazan bir kabahat işlemiş kadar mahcuptu, başı önünde adeta yüzümüze bakamıyordu. Gözleri dolu dolu duruyordu. Yalnız sık sık kafasını sallıyor ve yüzümüze bakmaya cesaret edemeden tekrar ediyordu:

  • Arkadaşlar ölürken cesetleri bile bulunmadı. Ben bu kadarcık bir yara ile onların öldüğü yerden ayrılırsam ne ayıp. Beyim ne ayıp.

M.Şevki[1]


[1] Tan Gazetesi, 2 Ağustos 1936, s.9.

Ayrıca Kontrol Et

U21’in İkinci Avı!

Hazırlayan: Göktuğ KÜÇÜKÇOBAN Triumph zırhlısının batması komutan Hersing ve mürettebatının moralini o kadar yükseltmişti ki, …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir