Çanakkale’nin Canlı Sembolü

Yayına Hazıryan; Göktuğ KÜÇÜKÇOBAN

Çanakkale’ye ilk geldiğim gün birçokları bana sordular:

  • İstanköylü Mehmet İntepe ile görüştünüz mü?

Mehmet İntepe, Çanakkale Muharebeleri’nin canlı bir sembolü halinde. Bu ak bıyıklı kahramanın İntepe tabyasında üç ay geceli gündüzlü, düşmanla nasıl çarpıştığını anlata anlata bitiremiyorlardı. Ben bunları İntepe’nin kendi ağzından dinlemeyi tercih ettim.

İskele gazinosunda, baş başa kalmıştık.

İntepe, top gibi gürleyen sesiyle söze başladı:

  • 330 senesi birinci teşrin ayının 21’inci günü!… (3 Kasım 1914) Seddülbahir’de birinci batarya kumandanıyım. Düşman donanması, bütün toplarını üzerimize çevirmiş, bizi ateşten bir çember içine alıyor, var hızıyla benim tabyaya yükleniyordu. 18 harp gemisinin ayni hedefe savurduğu top mermileri, tabyamızda tesirlerini göstermekte gecikmedi. Üç isabetli atışla cephaneliğimizi infilâk ettirdiler.

70 nefer ve 5 zabitimiz cephanelikle birlikte havaya uçtu. Düşman donanması o akşam çekilip gitmişti. İkinci gelişi 6 Şubat’ta idi. Ben yine Seddülbahir’de idim. Aramızda saatlerce top düellosu oldu. Bu sıralarda, müessir top ateşleri karşısında Rumeli yakasında Ertuğrul ve Seddülbahir, Anadolu yakasında Kumkale ve Orhaniye tabyaları birbiri arkasından düştüler.

Biz topçular çekildik. Yerlerimize piyadeler geldi. Tabur kumandanı olarak Soğandere’ye yerleştim. Daha sonra da İntepe’ye…

Mütekait topçu yüzbaşısı Mehmet, bu “İntepe” sözü üzerine, sanki bir tepeye çıkıyormuş da birdenbire yorulmuş gibi ansızın durdu. Kim bilir neler düşünüyordu. Yavaş yavaş kendini toplayarak:

  • Evet, diye sözüne devam etti. İntepe’de üç buçuk ay kadar düşmanla topçu düellosu yaptık. Hayatımın en heyecanlı günleri İntepe’de geçti. Hiç unutmam bir gün, Cevat Paşa ile Alman Boğazlar Kumandanı Usedom Paşa ve Merten Paşa erkân-ı harpleriyle birlikte İntepe’deki tabyama gelmişlerdi.

Kendilerine bataryamı gezdirirken Cevat Paşa, bana sordu:

  • Söyle bakalım koca Mehmet, şimdiye kadar kaç mermi attın düşmana?
  • Üç yüzden fazladır, Paşam. Dedim.

Paşa tekrar sordu:

  • Efratta kaç şehit, kaç yaralı verdin?
  • Şimdiye kadar tek şehit vermedim, yaralım da yok!

Alman Paşalar verdiğim tekmil haberine inanmadılar:

  • Bu kadar mermi yağmuru altında nasıl olur da tek nefer şehit düşmez, dediler.

Benim de tepem attı:

  • Ne yapalım, dedim onları zorla öldürecek değilim ya, ölmediler işte.

Cevat Paşa gülmeye başladı. Öteki Alman Paşalar da gülümsediler.

Cevat Paşa, ta o zamandan beni severdi:

  • Haydi yüzbaşı, dedi. Sen de efradın da istirahate muhtaçsınız. Bir iki gün içinde Mecidiye tabyasına gideceksiniz.

Ertesi günü Paşa’nın emriyle İntepe’den Mecidiye tabyasına geçirildim. Orada iken Nara’ya 24’lük iki top geldiğini ve bunların Topçamlara yerleştirileceğini öğrenince, Mecidiye’de daha fazla kalamadım. Müstahkem Mevki Kumandanlığı’na müracaat ederek beni bu yeni tabyaya göndermelerini istedim.

Cevat Paşa razı oldu. Fakat depolardan yeni bölük teşkil etmek şartıyla… Bu suretle eski talim görmüş efradı elimden aldılar.

Depo efradıyla yeni bölüğü teşkil ederek Topçamlar bataryasının başına geçtim.

İntepe’de tarassut yerim bir palamut ağacıydı. Ben bu köşeyi hala dünyanın en zengin salonlarındaki yaylı koltuklara değişmem… Ne heyecandı o heyecan! Bir gün, düşmanın Eskihisarlık’taki obüs bataryalarından bir mermi gelerek topumun nişangâhıyla kama kolunu sakatladı. Biraz sonra da, ikinci topun kızak namlu ve kundağı parçalandı. Bu hadisede beş neferimiz şehit düşmüştü.

Böyle düşmanla -karşımızda İngilizler vardı- top düellosu yaparken attığım mermilerden biri İngiliz Generali Ferik Farko Harson’un (?) yemek masasına düşmüş, General sandalyeden yere yuvarlanarak ağır surette yaralanmış meğerse…

Bu General ile harp bittikten çok sonra sivil kıyafette Çanakkale’yi ziyarete geldiği zaman tanıştım. Daha doğrusu tanışmadım, General tarafından tanındım.

1934 senesi sonlarında 750 kişilik bir seyyah grubu Çanakkale mezarlıklarını gezmeye gelmişlerdi. Seyyahların hemen hepsi İngiliz zabitleri idi. Valinin riyaseti altındaki karşılama heyetinde ben de vardım. Beraberce gemiye gittik. Generallerden biri göğsümdeki harp imtiyaz madalyasını görünce:

  • Siz muhariplerden misiniz? Diye sordu.
  • Evet. Dedim.
  • Nerede harp ettiniz?
  • İntepe’de.

İntepe sözünü duyar duymaz generalin yüzü değişti. Hayret ve ne yalan söyleyeyim biraz da saygı ifade eden bir bakışla beni süzüyordu. Böyle bir müddet hiç konuşmadı. Neden sonra, sordu:

  • Siz o meşhur İntepe bataryasının kumandanısınız galiba!

Cevap vermedim, General devam etti. Şimdi eski neşesini tekrar ele almıştı. Anlatıyordu:

  • Bir gün, yemek yiyordum. Masamın üstüne bir şarapnel düştü. Yaralandığımı anlayınca yedi bataryaya birden ateş emrini verdim. Top gülleleri, ortalıkta korkunç iniltiler kopararak, karşı dağları titretiyordu. Ateş, yarım saatten fazla devam etti. Artık bataryanızda taş taş üstünde kalmadığına hükmedilebilirdi. Fakat arası çok geçmeden İntepe yeniden faaliyete geçti. Bunca gayretlerimize rağmen bataryanızı susturamamıştık. O günden beri sizinle tanışmak istedim!

General elimi sıktı ve beni hararetle tebrik etti. Daha sonra kendisinden aldığım bir mektupta şöyle yazıyordu.

General Gouraud ile konuşurken İntepe’deki bataryamızdan bahsettim. Gouraud da sizi tanıyor:

  • İhtimal ki benim kolumu da koparan onun bataryasıdır, dedi.

Mehmet İntepe, bunları anlattıktan sonra içini çekti:

  • Ah, keşke genç olsam da yeni Çanakkale istihkâmlarında bir batarya da ben alsam.

Mektepten çıkmadık ama Çanakkale’nin bin mektebe bedel olan tecrübeleri bizi adamakıllı pişirdi.

  • Kaç çocuğunuz var?
  • Dört. Üçü memur. En küçüğünü kendim gibi asker yetiştireceğim.
  • Çocuklarınızla birlikte mi yaşıyorsunuz?

Başını salladı:

  • Hayır! Hepsinin ayrı evi var. Benim bildiğim kuş tüylendi mi uçmalı.

Mehmet İntepe’ye:

  • Şimdi ne iş yapıyorsunuz diye sordum.

Boynunu büktü:

  • 23 lira tekaüt maaşıyla köşemde oturuyorum.

Koca yüzbaşı hala otuz yaşında bir delikanlı kadar genç…

Bana son söz olarak:

  • Allah seni inandırsın, dedi. Şu dakika hizmete çağırsınlar, bir dakika durursam, adıma İstanköylü Mehmet demesinler.

Salâhattin GÜNGÖR[1]


[1] Tan Gazetesi, 25 Temmuz 1936, s.7.

Ayrıca Kontrol Et

Çanakkale’de Dört Lağımcı Neferi

Yayına Hazırlayan: Göktuğ KÜÇÜKÇOBAN             Çanakkale Harbi’nin yalnız yerüstü, hava içi, denizaltı değil yeraltında da …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir