Türkler, Müttefik Siperinde!

Yayına Hazırlayan: Göktuğ KÜÇÜKÇOBAN

Size Çanakkale Muharebeleri’nden güzel bir şey anlatayım. Bir gün kumandan ben çağırdı. İngilizce bildiğim için beni İngiliz karargâhına gönderdi. İngiliz zabitleri o kadar genç ve şık ki? Askeri de böyle. Yiyecek bol, et konserve kutuları yerlerde sürünüyor, konserve kutularından siperlik yapıyorlar. Hele viski su gibi… Her İngiliz’in cepleri çikolata ile dolu… İngilizler harp etmeye değil sanki gezmeye gelmişler. Vay canına; herifçi oğulları yaz kampı kurmuşlar gibi… Tıraş takımları siper raflarında ve yer yerinde… Akşam sabah tıraş oluyorlar. Bir de bizim Fransız siperlerine gelmeli de görmeli askerliği… Doğrusu bu İngilizler harp nedir bilmiyorlar. Hoş, aradan birkaç hafta geçtikten sonra ne tıraş kaldı, ne de ütülü pantolon. Yaşasın sakal ve bıyık… Türkler vakit verirse hiç durma tıraş da ol, çikolata da ye…

Siperler bazı yerlerde Türk siperleriyle ikişer metre yakınlıkta. Türk süngüsü her gün siperlerde, tıraş olacak hal kaldı mı?

Çok genç İngiliz zabitleri, hiç konuşmuyorlar insanla. Bir gece siperde yatıyordum bir İngiliz zabiti nöbet yerinde oturmuş aynaya bakıyor, sanki; düşmanı aynada görmeye çalışıyorlar. İkide bir de elini cebine götürüp ağzına çikolata atıyor. Ama gözü hep aynada, Türk siperlerini kontrol ediyor. Olabilir, birdenbire Türkler süngü takıp sipere sıçrayıverirler. Ben, siperde üzerime battaniye çekmiş yatıyorum lâkin uyumuyorum, İngiliz zabitini seyrediyorum.

Gece saat ikiyi buldu. Ben niye uyumuyorum? Sebebi var, şimdi göreceksiniz. İngiliz nöbetçi zabiti çikolataları yedikten sonra uyumaya başlamasın mı? Kendini tutamıyor. Nihayet, kafası göğsünün üzerine düştü. Horrr… Horrrr…

Tamam, bütün İngiliz siperi muhakkak horrr… Benim gözüm açık. Meğer, Türkler süngü takmış, yürümüş. O savletle siperin önüne gelmişler, bakmışlar ses seda yok. Oh ne âlâ… Yürümüşler, siperi önden değil arkadan dolaşarak çevirmişler. Bir siper daha ileri geçmişler. Üçüncü sipere kadar kollarını sallayarak geçmişler, artık bu siperden sonrası yok. Son İngiliz siperi… İngiliz nöbetçileri, çikolatayı yedikten sonra sabah uykusuna dalmışlar galiba.

Türkler yürümüş. Bereket versin, geriden İngiliz İskoç askerleri ileriye takviyeye gönderiliyormuş. Bunlar yürüyüp ilerdeki siperlere gelirken, bakmışlar süngü elde Türkler, Türkler zaten bir avuç insandan ibaretmiş. Nihayet, küçük bir keşif kolu… Bereket versin, İskoçlular paniklememişler.

Birdenbire bir gürültü koptu. Ben, olduğum yerden fırladım. Siperlerin önüne baktım. Bir şey yok, gürültü bizim siperlerin arkasından geliyor. Ama ne gürültü ne gürültü. Tam gırtlak gırtlağa boğuşma. Ne yalan söyleyeyim, hiç de aklıma gelmedi. Türklerin siperlerimizin gerisinde ne işi olacak ki? Zannettim ki; İngiliz müstemleke askerleri arasında bir mücadele çıktı. Birbirlerini vuruyorlar. Herhalde ufak bir isyan.

İngiliz nöbetçi zabiti o derece uyuyor ki, hiçbir şeyden haberi yok. Daha hala horluyor. Yanımızdaki siperlerde de hiç ses seda yok. Gürültü hep geriden geliyor. Benim de içim geçmeye başlamıştı. Gözlerim kapanıyor. Neme lâzım, benim dedim ve battaniyeyi kafama çekip siperin derin, kuytu ve toprağı yumuşak bir tarafına çöreklenip yattım.

Ben de horr… Sabah olmuştu. Etrafımda bir alay gürültü. Sipere acele acele süngü takmış İngilizler giriyor. Uyandım, battaniyenin altından baktım. Ne oluyoruz?

İngilizler bağrışıyorlar. Heyecanlı heyecanlı konuşuyorlar. Olduğum yere baktım, beni gören İngilizler şaşırdılar. Birisi gülerek İngilizce söyledi:

  • Vay canına, bu Fransız nasıl olup da sağ kalmış?

Ben büsbütün şaşırdım. Yahu, ne oluyoruz? Neden sağ kalmayacak mışım? Ne olmuş ki?

Derken olduğum yerden kıpırdadım, ayakta duran fistanlı, baldırı çıplak bir İskoç çavuşuna sordum:

  • Ne var? Ne oluyoruz?

İskoç çavuşu sanki hiçbir şey sormamış gibi durdu. Tam İngiliz’in koyusu… Herhalde birbirimizi tanımadığımız için konuşmaması cevap vermemesi lazım? Lâkin biz Fransızlar böyle etiket tanır mıyız? Sonra, burası harp yeri yahu.

Lâfımı tekrar ettim:

  • Heyyyy! Silah arkadaşı ne oluyoruz?

İskoçlu nihayet; sıkışık olan dişlerini gösterdi ve kısaca:

  • Ne olacak, sizin nasıl olup da sağ kaldığınıza şaşıyoruz?

Ben, büsbütün afallamıştım, herhalde bir şey vardı.  Sonra anladım ki; Türkler ilk ve ikinci siperlerde uyuyan İngilizleri birer birer süngüden geçirmişler. Ben battaniyenin altında ve bir köşede olduğumdan kurtulmuştum. Eğer, İskoçlular tesadüfen Türkleri görmemiş olsalarmış halimiz harap ve dumanmış.

Bir gün bir Türk binbaşısı ağır yaralı olarak elimize esir düşmüştü. Tabur kumandanımız Türk binbaşısını sorguya çekiyordu. Ağır yaralı olan bu Türk dişlerini sıkıyor ve bir kere bile olsun ah demiyordu. Çok metin doğrusu. Bu Türk binbaşısı bizim tabur kumandanına dişlerini gıcırdatarak şu cevabı verdi:

  • Şaşarım size? Siz bu yoldan İstanbul’a gidemezsiniz, Türk askeri bırakmaz sizi.

Çeviren: M.S. KARAYEL[1]


[1] Tan Gazetesi, 26 Temmuz 1936, s.7.

Ayrıca Kontrol Et

Düşmanın Hile ve Kurnazlıkları

Düşman aynı zamanda hilekâr ve kurnazca hareket ediyordu. Tüfeğini bizim mazgala sabitlenmiş, bizim efrat mazgalın …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir