Türk Gözünden 18 Mart 1915

Yayına Hazırlayan: Göktuğ KÜÇÜKÇOBAN

Yirmi dört sene önce bugün, üzerinden yıllarca kara talih bulutları sıyrılmayan Türk ordusu cihana, ilk defa olarak damarlarındaki asil kanın neler yapmak kudretini haiz olduğunu göstermişti. Çanakkale’de Türk askeri ve Türk denizcisi, zırhlıya karşı çatana[1] ile mermiye karşı çıplak göğsü ile kuvvete karşı cesaretle harp etti ve başarılı oldu. Fakat kazandığı zafer, kelimenin ifade ettiği anlamdan çok daha fazlasıydı. O, Çanakkale’de birçok düşman gemilerini batırmış ve düşmana pek çok zararlar vermişti. Bu zaferle o Türklüğün kendine itimat etmesinde ve daha doğrusu Türk’ün kendini tekrar tanımasında da etken olmuş ve cihana bu milletin silahsız da olsa, memleket ve vatan tehlikesi karşısında çok hassas olacağını ve ülkesini kimseye vermeyeceğini anlatmıştır.

  18 Mart’ı anlatmaya başlamadan önce onun ölen ve yaşayan kahramanlarını şükranla analım.

            Çanakkale demek yalnız 18 Mart 1915 demek değildir. Onun her günü bir kahramanlık destanı ile başlamış ve diğer bir destan ile bitmiştir. Bu münasebetle şunu da söyleyelim: Kim ne derse desin cihan tarihinin Çanakkale’den bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da bileceği, bilmesi lazım gelen tek hakikat vardır; Çanakkale’de Türk kumandanı hâkim olmuş, Türk kumandanı kumanda etmiş ve Türk neferi çarpışmıştır. Kazanılan zafer de tamamen Türk’tür ve Türk olarak kalacaktır.

            Asker gözü ile Çanakkale’nin tarihi küçük bir hâdise ile başlar, Türkler ile Almanlar arasında bir fikir mücadelesi ile… Malumdur ki Çanakkale müdafaasının eski toplarla yapılması zarureti vardı. Almanlar topların eski ve menzillerinin pek az olduğunu takdir edemeyerek, tek tahkimatın Boğaz dışında olmasını arzu ediyorlardı. Onlar fikirlerinde o kadar ileri gittiler ki, Türklerin bütün itirazlarına aldırmayarak, bu hususta emir bile çıkarttılar.

            Hâlbuki Çanakkale Türk’tü, Almanların bizim ihtiyacımızı bizden daha iyi takdir etmesine imkân yoktu. Karakterimizin pek hassas bir noktasına temas edilmişti… İşte bu anda Türk emir dinlemedi, boş mantıklara kulak asmadı, vatanı için ne lazım ise onu yaptı. Çanakkale Boğaz Komutanı Cevat Paşa tahkimatı içeride yaptı. İşte bu vaka 18 Mart 1915 Zaferi’nin başlangıcıdır ve zaferde hissesi vardır.

            Çanakkale’nin sevkulceyş (ordunun sevk ve idaresi), coğrafya durumunu tekrarlamaya lüzum yoktur. Ancak bu cephenin yarılması Büyük Harb’in sevk ve idaresi bakımından çok mühimdi. Almanların meşhur Şilfen planı (Schlieffen Planı) durmuş, İtalya harbe katılmamış ve neticede Avrupa cephelerinde mevziler kurulmuştu. Harbin buradan gelişmesi artık mümkün görülmüyordu. Diğer taraftan Ruslar, Türklerin taarruzlarından bunalmışlar ve İngilizlerden yardım istemeye mecbur olmuşlardı.

            İngilizler de aynı fikirdeydiler. Ancak bu yardımın en müsait yol olan Boğazlar’dan yapılması lâzım geliyordu. İşte hasımlarımız bu sebeple Çanakkale’ye taarruz etmek istediler. Bu taarruz yalnız denizden olacaktı.

            Karar münakaşayı mucip olmadı değil. Birçokları hem karadan hem denizden beraber taarruz yapmak istediler. Fakat her nedence, hasım denizciler kendilerine pek güvendiler! Kuvvetin hâkim olduğunu zannettiler. Bu iş için; İngilizler 11 zırhlı, Fransızlar 4 zırhlı tahsis ettiler. Eğer mayın arayanları, torpidoları hesap edersek taarruza katılan gemilerin adedi yüzü geçer. Bu kuvvete mukabil Türkler, iki eski zırhlı, birkaç torpido ve bir alay eski topla mukabele edeceklerdi.

            İngiliz Amiral Carden, devam eden bombardımanları ile 18 Mart’a kadar Boğaz’ın en dışındaki istihkâmlarımızı sükût ettirmişlerdi. Büyük bombardımana takaddüm eden günlerde Çanakkale şehrinin pek yakınlarına kadar olan torpillerimizi de taramış ve kaldırmışlardı. Bundan dolayı İngiliz Amirali planını tanzim ederken göreceği mukabelenin derecesini pek hesaba katmadı. Bu planlarında düşman kuvveti değil, zafer düşüncesi müessir oldu ve gözlerini kamaştırdı.

            Bombardıman 18 Mart sabahı şafakla başlayacak ve üç safhası olacaktı:

            Birinci safha; en büyük zırhlılar uzaklardan istihkâmları bombardıman edeceklerdi.

            İkinci safha; Fransız zırhlıları daha ziyade sokulacak ufak Türk istihkâmlarına ateş edecek ve bu suretle boğazın en dar geçidindeki mayınların taranması temin edilecekti.

            Üçüncü safha; üçüncü bir grup, mayın hatlarının gerisindeki bataryaları temizleyecek ve bu suretle donanma boğazdan Marmara’ya girecekti.

            Uzun uzadıya hazırlanan bu planların başarılı olacağından, İngiliz Amirali ve Fransız Amiral Quepratte o kadar emindiler ki Boğaz’dan evvel girmek hususunda adeta yarış ediyorlardı. Fransız Amiral, Boğaz’a en ziyade sokulmak fırsatının kendisine verilmesini rica ediyordu.

            Bu sırada Türkler ne yapıyorlardı? Yürekleri vatan duygusu ile çarpan ve bu aziz toprakları her ne pahasına olursa olsun hasımlarına vermemeye yemin etmiş olan bahriyelilerimiz umumî durumun ne kadar müşkül olduğunu idrak etmiyor değillerdi. Çanakkale’yi zorlayacak olan düşman, gözleri kamaştıracak kadar kuvvetli idi.

            İşte burada Türk denizcileri kuvvete karşı imanla, gemiye karşı sandalla harp etmek zamanın geldiğini idrak ettiler ve buna karar verdiler.

            Çanakkale’nin Türk mayınlarından temizlendiği raporu verilmiş olmasına ve tekrar torpil dökülmemesi için sıkı tedbirler alınmasına rağmen Nusret torpil gemisi, gecenin zulmeti içinde 12 torpil yükleyerek, tekmil İngiliz ve Fransız karakol hatlarını geçmiş ve Boğaz’a tekrar mayın dökmüştü. Bu torpillerin döküldüğü yerler, o kadar dikkatle seçilmiş ki İngiliz ve Fransız gemilerinin bunlara çarpmadan bombardıman yapmalarına imkân yoktu.[2]

18 Mart sabahı saat ona doğru bir canavar sürüsünü andıran hasım donanması boğaz haricinde görüldü. İçeriye muhakkak girmeye azmetmiş gibi görünen bu sürü hatırı sayılır bir süratle boğaza girdi. Dört gemiden ibaret olan birinci sıra boğazın her iki tarafındaki bataryalarımızı mermi yağmuru altına almaya başladığı zaman, aslan Mehmetçikler toplarını sükûnetle dolduruyorlardı. Onların yüzünde vatan için en büyük hizmeti yapmaktan doğan bir neşe vardı. Kuvvetle imanla çarpışıyorlardı.

            Bombardıman başlayalı iki saat olmuştu. İngiliz Amiral John de Robeck, şiddetli bombardıman neticesi olarak istihkâmlarımızın üstünü kaplayan toz bulutlarından başarı ümit etmiş olacak ki saat 12.06’da ikinci hattın bombardıman için yer almasını emretti.

            İşte bu anda toplarımızın ilk mermileri de İngilizlerin Agamemnon zırhlısı üzerinde düşüyordu. Yarım saat içinde 12 mermi isabet alan bu geminin kaptanı adeta bunalmış vaziyette idi. İlk evvela kendisine düşen mermilerden kurtulmak için gemisini olduğu yerde çevirdi. Fakat bir defa Türk pençesine düştükten sonra nasıl kurtulabilirdi?

            İkinci hattın en sağdaki gemisi olan İnflexible de bir hayli mermi yemişti. Şimdi İngilizler eskisi gibi güzel ateşlerine devam edemiyor, bir taraftan mücadeleye devam ederken diğer tarafta da gemilerinde çıkan yangınları söndürmeye çalışıyorlardı. Bilhassa ismi geçen son gemi daha sonraları o kadar yara aldı ki alevler içinde yanan tekneden ne dışarısını görmek kabil oldu ne de diğer gemilerle konuşabildi. Geminin telsiz makineleri harap olmuş, direkleri yıkılmış, güvertesi delik deşik olmuştu. Adeta bir yangın yerini andırıyordu. Nihayet, filo amirali bu gemiye geri dön işaretini vermeye mecbur oldu.

            Şimdi İnflexible alevler içinde geri dönüyor ve buna mukabil üçüncü hattı teşkil edecek olan Suffren, Bouvet, Golva ve Charlemagne Fransız gemileri bombardıman mevkilerini almaya gidiyorlardı. Bundan başka İngiliz komutanı da filoların kâfi derecede ilerlediklerine kanaat getirerek mayınların taranması emrini vermişti. Hakikatte ise mayınların taramanın değil, Boğaz’ı sahiplerine bırakmanın zamanı çoktan gelmiş geçmişti. Nitekim Fransız gemileri daha yerlerini almadan, birer ikişer mermi isabet almaya başladılar. Golva, 9000 metre mesafeden birbiri peşine altı mermi yarası aldı ve bu yaraların tesiriyle öyle bir fena vaziyete düştü ki Fransız Amirali Quepratte diğer gemiye:

  • Golva’ya yardım et!

İşaretini vermeye mecbur oldu. Yardıma gelen bu gemi Dublin İngiliz kruvazörü idi. Lakin kime hangi gemiye yardım edilecekti. Çünkü Bouvet zırhlısı da yavaş yavaş Golva’nın akıbetine düşüyor ve muharebe etmez bir hale geliyordu.

İşte böyle bir anda Bouvet’nin altında büyük bir gümbürtü duyuldu, gemi kara bir bulut ile semalara kadar yükseldi ve iki dakika sonra dumanlar dağıldığı zaman geminin 600 tayfasıyla beraber son parçası suya gömüldü. Belki bu ilk zafer hangi bir galibi şımartabilirdi. Fakat Mehmetçik vazifesinin henüz bitmediğini biliyor ve topunu çevirecek yeni bir düşman arıyordu.

Bouvet gibi kocaman bir zırhlının kaybolması düşmanda önemli bir tesir hâsıl etmiş olmayacak ki bataryamızdan düşmanın hala bombardımana devam etmek istediği görülüyordu. Bununla beraber kahraman denizciler başaracaklarına inanç getirmişlerdir. Toplarımız ikinci olarak Irresistible zırhlısını yakaladılar, atılan birkaç mermi bu gemiye vardı ve onu ehemmiyetli derecede bir tarafa batırdı. Biraz sonra Nusret gemisinin döktüğü mayınlardan bir tanesi gemiye çarptı ve İrresistible gemisi baş üzeri dikili kaldı.

Bu ikinci kurbanı gören İngiliz Amiral derhal Ocean gemisine yardım için emir verdi. Fakat İrresistible gemisinin batacağını anlayan kahraman istihkâmcılar atışlarını Ocean zırhlısına çevirmişlerdi. Bu mermi yağmuru altında zırhlı ne kazazedeye yardım edebilir ne de onun mürettebatını kurtarabilirdi.

Artık saldıranlar için geri dönüşten başka çare kalmamıştı. Şimdi bütün parlak hayaller suya düşmüştü. Kazazede gemiyi kurtaramayacağını anlayan İngilizler, akıntı ile düşen gemiyi kendi haline bırakmaya karar verdiler. Bir torpido ile mürettebatını kurtararak çekildiler. Onlar güya gece karanlığında tekrar boğaza girecekler ve sürüklenen kazazedeyi kurtaracaklardı. Fakat Ocean zırhlısı geri çekilirken o da bir mayına çarptı ve bu anda gemiye düşen bir Türk mermisi zırhlıyı hareketsiz bıraktı. Şimdi denizlerde tayfasız kalan gemi iki olmuştu. Onlar birbirlerine çok yakın olarak Morto limanına doğru sürükleniyorlardı. Nihayet bunlardan bir tanesi bataryalarımızın top mermileri ile diğeri de kendi kendine battı gitti. Gece yarısı Boğaz’a giren İngilizler, gemilerin yerinde yerler estiğini hüzünle görüp geri çekildiler.

18 Mart’ın deniz tarihimize kazandırdığı büyük şerefin hikâyesi budur. Orada tarihiyle, medeniyetiyle, gelenekleriyle, cesaretiyle dünyaya numune olacak iki hasım çarpışmıştı. Bu çarpışmanın galibi biz olduk.

Kazandığımız zaferin kıymeti ve azameti daha o günlerde hasımlarımız tarafından kabul ve ilan edilmiştir. Bugün dahi Türk denizcisi vatanı korumak hususundaki ilhamını o günün büyük şehitlerinden ve Çanakkale’nin şanlı tarihini yazan Ebedi Şef’ten alıyor.

Son Posta Gazetesi Deniz İşleri Mütehassısı A.T[3]

[1] Filika büyüklüğünde, buhar makinesiyle çalışan küçük tekne, istimbot.

[2] Nusret Mayın Gemisi 8 Mart 1915 tarihinde Erenköy Koyu mevkiine 26 adet mayın dökmüştür.

[3] Son Posta Gazetesi, 18 Mart 1939, s.8-10.

Ayrıca Kontrol Et

Muaveneti Milliye Goliath’ı Nasıl Batırdı?

Hazırlayan: Göktuğ KÜÇÜKÇOBAN Çanakkale taarruzunda İngilizler pek muazzam filolar kullanmışlardır. Bilhassa ilk zamanlarda, karşılarında bir …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir