Anasayfa / Çanakkale Muharebeleri / Basında Çanakkale Muharebeleri / 1938’de Çanakkale’de Bir Gezgin: Hakkı Süha Gezgin

1938’de Çanakkale’de Bir Gezgin: Hakkı Süha Gezgin

Yayına Hazırlayan Göktuğ KÜÇÜKÇOBAN

            Hakkı Süha Gezgin, Yemen’de şehit olan Miralay Rıza Bey’in oğludur. 1895 yılında babasının Alay Kumandanı olarak bulunduğu Manastır’da dünyaya gelmiş, Anahtarağası oğulları diye tanınan bir aileye mensup olmuştur. İlk ve ortaokul tahsilini Manastır, Berat ve Selanik’te yapmış; yüksek tahsil imkânı bulamamış, fakat büyük bir azimle çalışarak kendini yetiştirmiştir. Yeterlilik sınavına girerek hak kazandığı Türkçe/Edebiyat öğretmenliğine 1913 yılında başlamış, İstanbul Erkek Lisesi’nde yaklaşık kırk yıl çalışmış ve 1957 yılında emekliye ayrılmıştır. Edebiyat okutmadaki büyük başarısı sayesinde adı adeta efsane haline gelen bir öğretmen olmuştur.

            İlk yazıları Genç Kalemler Dergisi’nde yayımlanmış ve Türkçe’nin sadeleşmesini savunmuştur. Müstear isim olarak kullandığı Seyyah’ın Türkçesi olan Gezgin’i kendisine soyadı olarak almıştır. Çanakkale Muharebeleri sırasında Karagâh-ı Umûmi İstihbârât Şubesi’nin daveti üzerine cepheye giderek muharebe alanlarında incelemelerde bulunan edebiyatçılar arasında yer almıştır. Mütareke yıllarında yakın dostu Hakkı Tarık Us’un çıkardığı Vakit Gazetesi’nde çalışırken Milli Mücadele’yi desteklemiştir. Cumhuriyet’in ilanından sonra da edebiyat öğretmenliğine ve Vakit yazarlığına devam etmiş, adı Vakit’le öylesine özdeşleşmiştir ki “Vakit Yazarı Hakkı Süha” olarak anılmıştır. Bunun yanı sıra Fransızca ve Rusça’dan otuz civarında roman çevirmiş ve bazıları şu şekilde verilmiştir: İlkbahar Soneleri (Andre Theriet’den, 1927), Karamazof Kardeşler (Dostoyevski’den 1940-1941), Düşünceleri Okuyan Makine (Andre Maurois’den, 1944), Şarl X’un Kanlı Saltanatı (Prosper Merimee’den, 1944), Suç ve Ceza (Dostoyevski’den, 1945), Toprak (Emile Zola’dan, 1946). Türk Ansiklopedisi’ne muhtelif maddeler de yazmış ve 1939-1940 yıllarında Yeni Mecmua’da yayımlanan edebi portreleriyle büyük ilgi toplayan Hakkı Süha’nın Asım Us’la birlikte hazırladığı Hakkı Tarık Us 1889-1956 (Vakit Matbaası, İstanbul 1957) adlı derlemesi de kitap olarak yayımlanmıştır. Eser Hakkı Süha’nın Hakkı Tarık’ın hayatı, şahsiyeti ve eserleri hakkında geniş mukaddimesinden sonra, basında vefatının ardından yazılmış belli başlı yazıları ihtiva etmektedir. 1957 yılında emekli olan Hakkı Süha, son yıllarında yakalandığı kanserden kurtulamamış ve 7 Kasım 1963’te vefat etmiştir. [1]

            Hazırlanan bu çalışma ise Hakkı Süha Gezgin’in 1938 yılında Kurun Gazetesi’nde “Çanakkale Yolunda” başlığı ile yazdığı sekiz tefrikanın bir araya getirilmesinden oluşmuştur. 1915-1916 yılları arasında gerçekleşen Çanakkale Muharebeleri’nde cepheye gelen Hakkı Süha, 1938’de yaptığı ziyareti ile o günleri yeniden anımsayarak okuyucular ile paylaşmıştır.

“ÇANAKKALE YOLUNDA”

Kanla Yoğrulan Bu Toprakları Torunlarımıza Bir Kitap Gibi Sunmalıyız

Ayarı Bozulmuş Bir Ruh

Ömürlerini, vapur, tren, otel, yine vapur, tren, otel basamaklı seyahat merdivenlerinde geçirenlere her vakit şaşmışımdır. Fakat bu küçücük yolculuğumda hayretim bir kat daha büyüdü. Dezotik eser peşinde koşanlar, gönüllerinde yeni bir şey bulamayanlardır. Bu yokluğu, iklimler içindeki renk, koku ve tabiat değişikliği ile gidermeye çalışırlar. Bilgiyi, Arifliği çok yaşayandan ziyade çok gezene verenlerin hükümleri, gerçi büyük hakikatler arasına girmiştir, ama ben, şimdi, başımla değil gönlümle konuşuyorum. Ayaklarımın altında parça parça olmuş, bir şuur fermanı var. Sizde hoş görün.

İstanbul’dan, böyle ayarı bozulmuş bir ruhla ayrıldım. Vapur, küçük.[2] Kamaradaki yataklar tabut gibi. İnce tahta perdeler arkasından yabancı nefesler, horlamalar, uykunun mübahlaştırdığı daha birtakım şeyler sızıyor. Bunlar, görünmez eller gibi geliyorlar. İnsanın derisi altına girerek sinirlerini birer tambur teli gibi geriyorlar. Bu gerginlik, adamın içini, fısıltıyı gümbürtü yapan bir kubbe haline koyuyor. Artık her şey, olduğundan bin kere daha büyüktür. Bir sivrisinek ısırması, bir mızrak yarasını andırır. Güverteye, içimde işte böyle bir berbat anlam taşıyarak fırladım. Marmara dümdüz. Bizim kamaraların üstündeki tarasa güverte yolcularının baskınına uğramış. Bütün koltuklara onlar kurulmuşlar. Çıkıntılarını açmışlar. Ortalık hıyar ve meyve kabuğu içinde. Benden daha sabırsız bir mevkii yolcusu, kamarotlara çıkışıyor. Parasıyla satın aldığı rahatı istiyor.

Burada başka bir mesele ortaya çıktı. Hakları olmayan yere gidenler, daha yüksek konuşuyorlar, daha çok hırçınlık ediyorlar. Fiyat farkının ortaya bir yasak çıkarmasına kızıyorlar, bunu insanlık haklarına uygunsuz sayıyorlardı.

Uzun, kirli saçlı, kırmızı fanilalı, parmakları tütün kınalı bir delikanlı, benim de sabrımı tüketti. Önünde durdum:

-Demek yüzsüzlük dünyada adamı her şeye sahip edem bir akçe ha! Dedim.

Yüzüme utanmaz, fakat korkak gözleriyle baktı. Sonra yaman bir idealist edasıyla içini çekti. Ama, bu kızıl fildikospostlu kahraman, uzaklaşırken başını:

-Siz görürsünüz!

Manasına gelen bir eda ile sallamaktan da kendini alamadı.

Bu kızıl fildikos postlu aslan, ne zavallı bir mahluktu!

Yirmi Yıl Kadar Önce, Yine Bu Sularda

Marmara’da akşam ansızın bastırıyor. Dağları, bir anda menekşe buğular kaplıyor. Bu ince sis, güneşin rengini daha kırmızı daha koyu gösteriyor. Ortalıkta henüz mor bir aydınlık varken, ufuklara tek tük yıldızlar damlamaya başladı. Solda gözün alabildiğine mavi bir su var; fakat sağda kara hiç kaybolmuyor. Pek seyrek yerlerinde kamburlaşan alçak kıyılarla hep yan yanayız.

Çanakkale’ye gidiyorum. Yirmi şu kadar yıl önce, yine bu sulardan yıldırım hızlı bir torpido üstünde geçmiştim. Ne güzel ne heyecanlı bir geceydi o? Parmaklar otomatik revolver toplarının tetiklerinde, gözler periskop avında.

O vakitler Marmara’ya düşman denizaltıları girmişti. Karada Bolayır sırtlarından başlayarak ta Seddülbahir’e kadar uzanan Yarımada’da dünyanın en kanlı bir boğuşması oluyordu. Bu muharebeler, Türk tarihine büyük bir zafer armağan etti. Kanla yoğrulan o toprakları, torunlarımıza bir kitap gibi sunmalıyız. Bu toprak kitabın her adımlık yerinde o büyük Çanakkale Destanı’nın başka bir abidesi okunmalıdır. Akıl da vicdan da bunu böyle emreder.

Ben, işte oraya gidiyorum. Hafızam da zamanın bir buğu gibi sarıp soldurduğu hatıralarımı, yeni bir görüşle tazelendirerek parlatacağım.

Tayyar Vapuru-15.7.1938[3]

Yarım Satırda Dünyanın En Büyük Destanı

Yeni Ufuklara Doğru

Bütün gün, bütün gece süren yolculuğumuzda Tekirdağ’ı, Mürefte, Gelibolu, Lapseki iskelelerine uğradık. Meğer dilenci vapuruna binmiş imişim. Ama hiç fena olmadı. Denizde her iskele, yeni bir konak yerine geçiyor. Hem yolcular için olduğu kadar, uğranılan yerler halkı için de böyle. Bir yandan yolcular, bu yeni manzara karşısında dinleniyorlar; bir yandan da halk, yabancı yüzler, değişik çehreler görüp eğleniyorlar. Ah yalnız şu vincin galdır gulduru[4] olmasa!.. Vapurun karnına dalan uzun kolları, kalın halat bağırsaklara bağlı değnekler, fıçılar, balyalar çıkarıp duruyor. Aman ne çirkin bir sesi var ne iğrenç kokulu kızgın nefesleri var!..

Tekirdağ’ını gündüz, ötekilerini hep gece tuttuk. En geç saatlerde bile daha gemi durmadan, etrafımızda fener pırıltıları kıvılcımlanmaya başlıyor. Çok sürmeden kürek sesleri ve kayıkçı bağrışmalarıyla kuşatılıyoruz. O vakte kadar bekledikten, kıyıdan ta vapura kadar kürek çektikten sonra boş dönenler de oluyor. Geçimi, biraz da talih ve tesadüfe bağlayan bu zor meslek, beni derin derin düşündürdü. Adamcağız emek harcamış, beklemekte de kusur etmemişti işte… Fakat sonunda boynunu bükmekten başka bir şey kazanamadı. Onun açlığı bir cemiyet suçu değil midir? Elbette şu vapurların kıyıya döktüğü yolcu sayısından bir ortalama bir vasati rakam çıkarılabilir. Kazancı yırtıcılığa, zorbalığa bırakmamak, bir iskele ve liman vazifesi haline sokulamaz mı?

Gecenin Yakamozları ve Yaldızları

Deniz adam akıllı durgun. İskelelere uğrayıp da geminin bordasında kuvvetli ışıklar yanınca sular yakamozlanıyor. Tuhaf tuhaf çırpıntılar oluyor. Dikkat edince gördüm: Bu yakamozları, bu çırpıntıları ışıklar değil, balık corumları yapıyormuş. Hayvancıklar, bu vakitsiz aydınlıktan şaşırarak su yüzüne çıkıyorlar. Bir kere de uykuları dağılınca oynaşmaya başlıyorlar.

Pervane zıngırtısından başka hiçbir sıkıntı yok. Gece yarısına doğru ay da doğdu. Sular yaldızlandı. Gemi, bu durgun su üstünden, köpük talaşları fışkırtan kocaman bir rende gibi geçerek, arkasında dümdüz, elâlı bir iz bırakıyor.

Dağda Bir Tek Satır Var: 18 Mart 1915

Uykum var. Fakat kamaranın boğucu havasını, tabut yataklarını, ıslakmış hissini veren pikelerini, komşu kamaralardan gelecek sesleri düşündükçe gitmeye cesaret edemiyorum. Tahta kanepelerden birinin üstüne bir asker uzanmış. Tüfeği kucağında. Silahını ne büyük derin ve bir sevgi ile bağrına basarak uyumuş. Baktım baktım, içim saygıyla doldu. Bir başka kanepede yaşlı bir kadın, bir sepet, bohça ve çıkın koloçkası gibi eşyasının üstüne tüneyip kabarmıştı. Arada sırada bu bohçalar, sepetler kıpırdıyor, bir saksağan alacalığıyla kadın, doğrularak şöyle bir etrafına bakınıyor ve sonra yine zıbarıyor.

Artık yıldızlar solmaya başladı. Koyu ufuk, geniş bir kılıç yarasını andıran kızıl bir çizgiyle yarıldı. Buradan kan renginde bir ışık sızarak, dağların üstünü boyadı. Ortalık ağır ağır açıldı. Karşıda Nara’nın kıvrak, ince beli göründü. Eski istihkamların tümsekleri, iri mazgallar seçildi. Sağda Hastane Bayırı, eteğindeki meşhur tarihe yaklaşıyor. Biraz sonra, tam gün doğarken onun önünden geçiyoruz. Dağda bir tek satır var: -18 Mart 1915- Bir tek satır bile değil, fakat bu yarım satırda dünyanın en büyük ve en şanlı destanının özü duyuluyor.

18.7.1938-Çanakkale[5]

18 Mart

Hiç Kendinizden İğrendiniz Mi?

Uykusuz ve yol yorgunluğu ile geçen bir gün ve bir geceden sonra, Çanakkale’ye varınca ilk düşündüğüm şey, temiz ve rahat bir yatak oldu. Değil böyle bir günlük, aylar süren uzun seyahatleri bile, eşsiz bir zevk haline koyan gemiler varmış diyorlar. Adamı, çöllerden sıcağı duyurmadan, susuzluğu tattırmadan, çatlamış dudaklı kervanların ıstırabına uğratmadan geçiren trenler, lüks otobüsler varmış diyorlar. İnsan taşıyan bu vasıtalar, sahra yolcularının gördükleri seyahatler kadar güzelmiş. Kışın oyma gümüş kaplı, radyatörleriyle kutuplardan bir bahar havasıyla: yazın, en kızgın çöl güneşleri altından serin yayla rüzgarlarına bürünerek geçerlermiş.

Benim yolculuğum, böyle olmadı. Konduğum yere kendimden iğrenecek bir hale geldim. Dişlerim bile, takma gibi imiş gibi beni tiksindiriyorlardı. Bilmem, hiç kendinizden iğrendiğiniz var mıdır? Bunun ne kadar rahatsızlık veren bir duygu olduğunu bilir misiniz? Bereket versin özlediğim insanlara kavuşmanın, dağlara yazılmış şanlı bir tarih parçası içinde bulunmanın verdiği sevinçle gurura… İşte bunlar, beni avuttu.

Çanakkaleliler İçin Bir Vazife

Akşamüstü şehri gezmeye çıktım. Konduğum ev, Hastane Bayırı’nın altındadır. Denizle aramızda ancak bir mızrak boyu toprak var. İlkin resmi makamlara başvurmayı, kendimi tanıtarak malûmat istemeyi düşünmüştüm. Sonra kimseye bir şey sormadan, yalnız kendi görüşümün kılavuzluğu ile şehri dolaşmayı daha uygun buldum. Böylesi belki daha iyi değildir, ama muhakkak ki daha faydalıdır.

Yalıboyu, hayli güzel ve gösterişli. İri parkeli, geniş yapı gölgelerine boğulmamış, aydınlık bir caddesi var. Ona Cevat Paşa’nın adını vermişler. Bu, Çanakkaleliler için bir gönül alma değil, bir vazife olmuştu. Dünyanın en büyük donanması tarafından Boğaz zorlanırken, o, burada Mevki Müstahkem Kumandanı’ydı. 18 Mart’taki o korkunç saldırışı, o göğüslemişti. Kelebek gözlüklerinin arkasında çakır şimşekler çakan paşanın, o günkü hali hâlâ gözümün önündedir.

O Gün Dünyanın En Güzel Manzarasını Gördüm

Toprak çıkıntılara istihkam diyorduk. Mataforaları bozuk, ağır ateşli, kısa menzilli birkaç demir boruya top adını veriyorduk. Kazamatlar züğürttü. Top başına ancak birkaç atımlık cephane vardı. Karşıdan etekleri köpürmüş adalar gibi düşman gemileri geliyordu. Bunların her biri, bizim bütün istihkamlarımızdan daha zengindi. Hep birden yüklendiler. Dretnotlar, keskin çıkıntılarla yatılıp yıldırım sağanakları döken birer buluta dönmüştü. O gün, dünyanın en güzel iç ve dış manzarasını gördüm. Boğazda her saniye yüzlerce billur servi yükseliyor, sonra kıyıdan kıyıya eleğim sağmadan köprüler kurarak kayboluyordu.

Niagara çağlayanının uğultulu serpintilerinden böyle manzaralar hasıl olduğunu işitmiştim. Fakat 18 Mart’ta Boğaz’ın kavuştuğu dış güzelliği, ondan kat kat üstündü.

İç güzelliğe gelince, bunu anlatacak kuvveti kendimde göremiyorum. Hem bunu bir tevazu olsun diye söylüyorum sanmayınız. Hayır, benim yapamadığım bu işi, şu kubbenin altında hiç kimse de başaramaz. Homeros’u bütün dünya edebiyatlarında “Tasvir Allahı” diye övdüren Truva cengi, Çanakkale Savaşı önünde çocuk oyuncağıdır. Bir cehennemle bir mangal ateş, hiç boy ölçebilir mi? Truva’da kudretini Zeus’tan alan Aşil, Hektor, Ajaka, yedi öküz derisi kaplı, tunç ve altın kakmalı kalkanları, gümüş çivili ağır kılıçları, vızlayan mızrakları ile çok heybetlidirler. Fakat bu eski kahramanlar, eğer o gün burada bulunsalardı, şu istihkamlarda çarpışan en adî nefer için Olemp’de bir heykel dikerlerdi. Burada can veren erler, vatandan birer mezar taşı bile istemediler. Halbuki İlyada destanına imrenen Büyük İskender, Truva önünden geçerken Aşil’in ruhunu selamlamış ve:

-Ey kahraman, ne mutlu sana ki Homeros gibi bir alkışçın var!

Demekten kendini alamamıştır.

19.7.1938[6]

Çanakkale Bir Asker Şehri

Çanakkale Sokakları

            Dünkü yazımda size Çanakkale şehrinden bahsedecek, burada gördüklerimi anlatacaktım. Fakat bir cadde ismi, bir sokağa karışan Cevat Paşa adı, beni birdenbire yirmi üç yıl geriye, ta 18 Mart 1915’e atıverdi. Dalıp gittim ve içimde o büyük günün heyecanıyla konuştum.

            Burada çok sıcak ve milyarlarca sinek var. Hemen herkes kızamıklı gibi. Buranın belediyesi niçin bir mücadele teşkilâtı kurmamış bilmem. Hava, günün her saatinde çırpıntılı olduğu halde rahat nefes alınamıyor. Sokaklar tenha. Ancak altıdan sonra yollarda gidiş geliş artıyor. Ben de bu saatte çıktım. Şehrin birçok güzel, temiz, aydınlık caddesinin asfalt rıhtımı üstünde yürüyerek iskeleye gittim. Bu caddeye bakan evlerin en güzeli, ne yazık ki bir İngiliz’in. Niçin buraya yerleşmiş diye merak edip sordum. Herkes bir başka türlü anlattı. Dört başı mamûr bir fikir edinemedim. Yine bu cadde üstünde bir de İtalyan konoloshanesi var. Çanakkale’yi, vilâyetlikten çıkarıp kaza yapsak, iyi olacak. Zaten on bin kişilik nüfuslu bir yere böylesi daha yaraşır.

Asker Ruhu Millete İşlemiş

            Buraya ayak atar atmaz, bir asker şehrine girdiğinizi hissediyorsunuz. Sokaklarda üniforma kalabalığı, halk kılığını gölgede bırakacak derecededir. Sabah ve akşam parkeler postallı ayakların adım yaylımlarıyla çınlıyor.

            Hastane Bayırı’nda zengin çadır zambakları kümelenmiş. Dağlardan tüfek sesi hiç eksik değil. Mavzerler susunca; ağır, hafif makineliler, hedeflerini parçalıyorlar. Sabah altıda asker talime çıkıyor… Onların keskin, kısa bir gök gürültüsünü andıran:

-Sağ ol!… larını keyifle dinliyorum.

            Akşam, tam gün kavuşurken, Berk zırhlısı düdük çalıyor ve istiklâl marşı ile bayraklar iniyor. Asker şehrinde, asker ruhu kadınlara ve çocuklara bile sinmiş. Mızıka başlar başlamaz, çoluk çocuk, kadın, erkek, kumandan, çöpçü hep birden oldukları yerde (hazır ol!) vaziyeti alıyorlar; bayrağı selamlıyorlar…

            Ordunun, eskiden halkı yıldıran bir manası vardı. Tımar ve zeamet zorbalarından kalma bir tegallüp havasıyla kondukları yeri yıkarlardı. Bugün ordu, bir ümran vasıtası, güzel, ahenkli, temiz yaşayan bir örneğidir. Kondukları yerleri parklar, bahçeler, mahfellerle süslüyorlar. Yol yapıyorlar, su getiriyorlar, kupkuru toprakları cennet yeşilliklerle donatıyorlar.

            Ordu, şehir piyasalarının da yüzünü güldürüyor. Yurda iktisat bakımından da çok faydaları dokunuyor. Bunu yalnız kendi görüşümle söylemiyorum. Görüştüğüm satıcıların hepsi bana böyle dediler. Yalnız buranın çarşısı bir tuhaf… Büyük şehirlerde zanaat sahipleri birer semtte, birer hizada yerleşmişlerdir. Burada o, yok. Bakıyorsunuz bir eczanenin altında bir nalbant, üstünde bir kasap, daha ötesinde bir tenekeci ile bir muhallebici, bir kahve, bir camcı yan yanadır. Yalnız çanak ve çömlekçiler müstesna… Galiba, buranın şöhretli malı olduğu için bu hususi itibara kavuşmuş!…

Çanakkale Pis Kokuyordu

            Şehir, temiz değil. İç sokaklar pek bakımsız. Çanakkale, düşman akınlarının ilk çarpacağı bir sınır kapısı olduğu için burada büyük ticaret hareketleri, fabrika kuruluşları, fazla süs falan beklemek doğru olmaz; ama temizlik en küçük bir köy için bile vazgeçilmez bir ihtiyaçtır.

            Lodoslu havalarda deniz, insana öğürtü verecek kadar fena kokuyor. Güzel rıhtımın, geniş, aydınlık caddenin kıyı taşlarını pis yosunlar bürümüştür. Su içinde de kirli bir yosun ormanı seçiliyor. Buna pek üzüldüm. Şehre gerçekten güzel, son sistem bir hastane yaptıran belediye, bunu nasıl göremiyor? Kıyılar böyle kaldıkça hastaneler hiç boşalmaz. Doktor, hastayı kurmaya çalışır; belediye, hastalığı yok etmeye… Memleketin en göze batacak bir yerinde böyle bir intan yatağına tahammül edilmemelidir. Çanakkale’nin tarihimizdeki şanlı hatırası, bu topraklarda her türlü fedakârlığı bir vicdan borcu haline koymuştur. Umarız ki yeni belediye bütçesi yapılırken, şehri bu kirli ihtiyaçları gözden uzak tutulmayacak ve eksikler tamamlanacaktır.

Çanakkale-20.7.1938[7]

Çanakkale’nin Kurtuluş Bayramı

Vatan Kapısı

            Türk kılıçlarının Boğaz’a hâkim olduğu tarihi, gün hesabıyla bilmeyiz. Takvimlerimizde bu fethi kutlayan sırmalı yapraklar yoktur. Şimdi Bolayır tepelerinde yatan “Süleyman Paşa’nın” sallarla karşı kıyılara geçişi bile, tarihten ziyade efsaneye benzeyen uzak bir hatıradır. “yedi” de, “kırk” da uğurlu bir kutsallık deneyen atalarımız, “Rumeli Yakası’na” yapılan akını da kırk kişilik bir sefer olarak gösterirler.

            Bir şair de bu sallı geçişi:

Keramet gösterip halka suya seccade salmışsın

Yakasın Rumeli’nin dest-i takva almışsın

Beytiyle hafızalara çakmıştır.

            Evet, bu fethe esatiri menkıbeler karıştığı halde, tarihçilerimiz vazifelerini unutmuşlar, bize gününü söylememişlerdir. Halbuki Godefroi de Bouillon Bizans surları önünde geçen çok eski bir çarpışmanın hem kelimelerle fotoğrafını almış hem de gün, hatta gün içinde vakit bildirmekten geri kalmamıştı.

            Neyse, fetih tarihini unutmuş olduğumuz bu vatan kapısının bugün yeniden süngülerimizle açılışını, her yıl anıyoruz.

            Şehir, Bayraktan Gelinliğini Giydi

            21 Temmuz’un Türk takviminde böyle uğurlu bir sabahı var.

            Bir gün evvelde hazırlıklar başladı. Kıtalar, Cumhuriyet Anıtı önünde yapılacak tören için sıcaklığı elliyi geçen güneşler altında çalışıp durdu. Şafakla beraber çadırların tavanları dalgalandı. Tepelerde borular çınladı. Yamaçlarda asker kaynaşmaları görüldü. Gemiler donandı. Şehir, bayraktan gelinliğini giydi. Bando önce, arkada jandarma alayları, piyade, topçu, muhabere, atlı kıtaları geçiyor. Yürüyüş, sağa sola dönüşlerdeki keskin birlik, asker olmayanlara da gurur verecek bir mükemmeliyette idi. Kumandanlar askere birer menteşe gibi geçiyor ve mangalar, hiç çöküntü, kambur vermeden kapı kanatları gibi dönüyorlar. Genç bir subay olan yeğenim Üdbiye, bu geçişin bende bıraktığı tesiri söyledim. Gülümseyerek:

  • Bunlar giyineli daha üç olmadı; acemi sayılırlar.

Deyince şaştım.

Türk, yaratılıştan askerdir; fakat çağımızın bir neferden istediği o kadar çok şey var ki, bütün bunlara üç aya sığdırmak, bana olamaz gibi gelmişti.

Tören, şehrin Cumhuriyet alanında yapıldı. Bayram şenliği, orduda en geniş manasını buluyordu. Mekteplerin tatil bulunduğu günlere rastlayışı, memleket gençliğinin, bu bayramda bütün varlığı ile görünmesine meydan vermedi.

Gecenin zevkini de yine askerler çıkardılar. Kurtuluşu, kurtaranlar daha iyi anlıyor demek. Akşam, ortalık kararırken, mahfelin bahçesi pırıldadı. Karşıda Kilitbahir’in yaslandığı dağlar tutuştu. Gemiler, ışıktan çizgilerle resimlerini sulara düşürdüler. Çimenlik, Mecidiye, Seddülbahir Tabyaları’nda ışıldaklar yandı. Parlak ışık olukların dağları güneşten taraklarla taramaya başladılar. Bu nurdan tarağın dişleri, birbirini kesip biçerek havada kararsız hendesi şekiller çiziyorlar.

Gökler de Bayramımızı Paylaşıyor

Bu akşam hem askeri mahfelde hem belediye bahçesinde balo var. Önümüzden süslü kadınlar, giyimli erkekler geçiyor. Mahfelin cazı, semtin bütün radyolarına ot tıkardı. Oynak, fıkır fıkır parçalar çalıyor. Hele Hastane Bayırı’ndaki bandonun kasap havası, hepsinden güzeldi. Arada sırada milyonluk kuş sürülerinin kanat şakırtılarını andıran alkışlar kopuyor. Anlaşılıyor ki, orada zevk ağdalanmış, keyf mayalanmıştır. Candan eğlenenlerin hali başkadır. Duydukları neşe, çabuk sirayet eder.

Benim bile hayalimde bir kırmızı mendil savrularak uçtu. Bunu sallayarak oynayan zemberek baldırlı yağız bir yiğidin şen hayalini görür gibi oldum.

Kilit ve Maydos sırtlarında da felekten gün çalanlar çok. Oralardan da mesafelerin yumuşattığı sevinç sesleri geliyor. Tutuşan halkalar, ampul zincirleri ve göklerde çözüle çözüle akan bir klâpdan yumağı gibi hava fişenkleri var. Bunların altın fıskiyelerinden renk ve ışık salkımları dağılıyor. Başımızın üstünde o kadar çok yıldız var ki, göklerin de bayramımızı paylaştığına inanacağımız geliyor.[8]

Kanlı Bir Destanın Huzuruna Doğru

Yarımada Uğruna

            Yolculuğumun en büyük hedefi, Yarımada’nın öteki yakasını baştanbaşa kaplayan muharebe sahasıydı. Ben, bu uğurda berbat vapurlara binmiş, sivrisineklere yem olmuş, sıcaklarla erimiştim.

            Çanakkale’de görülmesi lâzım gelen, tarihi bir manası olan yerleri gezdikten, artık karşıya geçmeyi tasarladım. Burasıyla Maydos – ki şimdi adı Eceabat olmuştur- arasında bir yelkenli işliyor. Akşamdan haber yolladım, yer ayırttım. Gemi, sözleştiğimiz vakitten bir saat önce geldiği için, iki ayağım bir pabuca girdi. Deli gibi fırladım. Acele ile not defterimi, kalemi unuttum. Bereket bir kurşunkalem buldum. Sigara paketlerinin arkası da defter yerine geçti.

            Bu yelkenli, bizim salapuryalar cinsinden bir şey. Boş, açık karnına taştan safra doldurmuşlar. Uçtan uca uzatılan kalın kalaslar, kanepeleridir. Boğazı aşmak isteyenlerin bunlara oturmaları gerek. Öyle yaptık. Meğer bu gemide “Hazreti Nuh” ile çağdaş mühendisler birleşmişlerdir. Hepimiz içine dolduktan sonra kıçta mazotla işleyen bir motor homurdandı. Eski tekne titredi. İskeleden biraz açılınca yelkenler fora edildi. Makaralarda iplerin gıcırdaya gıcırdaya gerilişini dinledik. Sert bir yıldız rüzgârı esiyor, yelkenlileri doldurarak, serenleri esnetiyordu.

Arnavut Kaldırımı

            Burada sular, İstanbul’dakilerden sanki daha koyu. Dalga da var. Baş taraf köpük içinde. Arada sırada salapuryanın kaburgaları üstünde parçalanan bir dalga, iri damlalı serpintiler bizi ıslatır. Fakat serinliği arttırdığı, bizi sıcaktan kurtardığı için seviniyoruz. Zaten yolu da pek uzun değil. Yarım saat sonra karşıdayız. Nara Burnu’nu yalayarak dolaştık. Geniş bir çember çizerek, Maydos kıyılarına döndük.

            Yaklaşınca, iskele olmadığı görülüyordu. Birbiri üstüne gelişi güzel atılmış taşlar denize doğru bir Arnavut kaldırımı uzatmıştı. Kayıkçılar, usta adamlarmış. Bu taş yığını, gemiyi mıhladınız gibi kendine çekti. Çok geçmeden ona yapıştık. Fakat sözüm ona iskeleye basınca, ayaklarımız altında suların kaynadığını da gördük.

            Harçsız taşlar arasından dalgaların zoruyla sular fışkırıyordu. Sağda bir taraf vapurunun makineleri işliyor, birbiri ardınca dizilmiş demir kovalar, dipten aldıkları çamur, taş, yosun gibi şeyleri taşıyıp duruyordu.

Maydos Hakkında Bilgiler

            Beni, tavsiye edildiğim karakol kumandanı karşıladı. Tertemiz giyimli, zeki ve nazik yüzlü bir onbaşı. Bir lise mezunundan daha düzgün konuşuyor, sorulacak şeyleri, evvelden tahmin ederek karşısındakini yormuyordu. Kasaba hakkında izahat verdi. Bin sekiz yüz kişilik nüfusun en büyük kalabalığını, Romanya göçmenlerinin teşkil ettiğini, yabancı unsur bulunmadığını, ancak Vrangel artığı bir iki ailenin Beyaz Rus’un yerlileri arasında karıştığı ve Türkiye vatandaşlığına kabul edildiklerini anlattı.

            Yolculuk, buraya kadar güzel geçmişti. Maydos’u gezdim. Yeni yapılmış göçmen evleri, beyaz badanalı duvarları ve kırmızı kiremitli damları ile pek şen diziliyorlardı. Buranın yepyeni, beton bir hükümet konağı, tertemiz bir karakol binası var. Tarak vapurunun çalıştığı yerde son sistem bir iskele ve rıhtım yapılacak.

            Bu onbaşı ile konuşurken, eski zaptiyeleri düşünüyordum. Bu çelebi adamla, o bostancı bozması kanun umacıları arasında ne büyük farklar vardı! Jandarmamızla her bakımdan övünebiliriz.

            Deniz kıyısına kurulmuş temiz bir kahvenin çimenli bahçesinde, âbânî örtüler taşıyan minimini göçmen kızları, Anadolu yavrularından ayıran bir renk ve çizgi hususiyeti var. Tarla, harman ve güneş hepsini tunçlaştırmış. Fakat Rumelilerde yanmış bir başağın esmer yaldızı seçiliyor. Çizgileri de daha ince.

Yük Arabası ile Seddülbahir’den Anafartalar’a

            Vakit geçmeden yola çıkmak istiyordum. Bu isteğimi söyledim. Onbaşının yüzüne gülümsemelerin örtemediği bir gölge konup kalktı. Bunda fena bir haber sezer gibi oldum. Meğer yanılmamışım. Maydos’un biricik otomobilini bir keşif için iki günlüğüne hakimle, müdde-i umumi kiralamışlar. İki faytondan ikisinin de beygirleri sıska imiş. Bu uzun yolculuğa dayanamazlarmış. Zaten şoför de hesap bilmeyen, kârın hududunu kestiremeyen bir adamdı. Düşünün ki bu mübarek, kilometre başına on beş kuruş istiyor. Bir günde geçeğimiz yerlerin, iki yüz kilometreyi geçeceğini öğrenirseniz aklınız başınıza gelir sanırım.

            İstanbul’da en lüks bir Hudson’u on lira tutabilirken, saçları çilingir çantası gibi külüstür bir Ford harabesine otuz lira vermek çılgınlık olurdu. Adamı bu fiyata Trabzon’dan Erzurum’a bile götürürler. Nihayet bir çift genç, gürbüz at koşulu bir yük arabası kiralamaya karar verdik. Tahta döşemenin üstüne kuru ot serdik. Yem torbalarını doldurarak yastık, şilte yaptık. Mataralara su doldurduk. Peynir ekmek, karpuz aldık ve yaprakları, Seddülbahir’den başlayarak tâ Anafartalar’a kadar uzanan o büyük kanlı destanın huzuruna doğru yolladık.

                                                                                               Maydos: 22.07.1938[9]

Kanlı Destanın İçinde

Maydos’un Doğası

            Maydos, küçücük bir kasaba. Çabucak bir baştan öteki yanına geçtik. Karşıda eski zaman denizlerinin eritip yardığı bir dağ var. Üstünde tabakalar, damar damar gözüküyor. Onun kıyısından sola saptık. Sık fundalıklar arasında, sarkmış ince dallarla kırbaçlana kırbaçlana gidiyoruz. Maydos’tan bir kilometre sonra, zengin, gölgeli bir ova başlıyor. Çekirge sesleriyle çınlayan ağaçlıklarda vakit vakit papağan gibi allı yeşilli kuşlara rastlıyoruz.

            Ben:

  • Bakın bakın ne güzel kuşlar!

Diyecek oldum. Kılavuzum:

  • Kanatlı domuzdur, onlar! dedi; arıları yerler!

Meğer gerçekmiş. Biraz sonra, kovanların sıralandığı bahçelerde onları sürü halinde gördük.

Maydos ovası araba ile bir buçuk saat sürüyor.

Yolun sağı, solu tarla. Kiminde orak bitmiş. Ekin, sırmadan tepelerle yığılmış. Kiminde olgun başaklar altın dalgalı bir deniz gibi menevişleniyor.

Daha ötelerde pamuk tarlalarıyla karşılaştık. Bunlar, bütün ovadan sonra, öteki kıyıları da baştan başa kaplanmıştı. Ben, oralarda pamuk yetiştiğini hiç işitmemiştim. Meğer, buranın mahsulü, adananınkinden daha yüksekmiş. Ağaçlıkta gömülü köylerden, üstünde dövenler dönen harman yerlerinden, zengin sürülerin otladığı yamaçlardan, çıngırak sesleriyle ürperen otlaklardan geçerek, yeniden denize ulaşmıştık. Bir yokuşa tırmanınca, Saroz Körfezi görüldü. Deniz durgundu. Hava rüzgârlı olduğu halde sularda çırpıntı yok. Bu denizin suyu, şurup kıvamında zamklı imiş gibi güç kımıldıyor.

Eski Bir Hatıra

Yirmi dakika sonra, yolda ezilen kum çıtırtıları duyulmaya başladı. Bu seste, kıyı müjdesi, havada deniz ve yosun kokusu seziliyordu. Artık kumsalların belki, en güzelindeyiz. Su bir yarım daire şeklinde karaya girmiş. Sığ kıyılarda iri kumlar, altın tozu gibi parlıyor.

Hayalimde, ansızın eski bir hatıranın filmi döndü. Yukarı sırtlarda bir tarassut kulesinden gördüğüm muharebe manzarası hafızamda canlandı. O günlerde bu şimdiki boş deniz, seren ormanlarıyla kaplıydı. Sayısız zırhlılar, nakliyeler, kızıl putlu hastane gemileri, çelik filikalar, su tankları onun üstünde yatmışlardır. Kıyılarda siperler, örtülü yollar, kum torbalarını arkasından ağızlarını çıkarmış büyük toplar, demir mazgallı makineli tüfek yuvaları görülüyordu. Havaya böyle iyot kokusu değil, barut ve leş kokusu ağır, görünmez bir sis gibi çökerdi.

Kanlı Destan’ın İlk Yaprağı

İlk durak yerimiz Arıburnu idi. Kıyıyı yalayarak uzanan yola girdik. Düşmanın asker çıkardığı noktaya denize doğru mızrak gibi giren kara parçasına artık pek yakınız. Adım başında o günleri başka bir iziyle karşılaşıyoruz.

İşte yarı yarıya kumlara gömülmüş bir çelik şalope. Karnında geniş bir gülle yarası var. Yaklaşınca kaburgalarında ince mavzer kurşunlarının izleri de seçiliyor. Daha ötede sırta yaslanmış demir su sarnıçları, büyük bir fabrika, bir transatlantik kazan dairesi gibi sırlanıyor. Sonra tel örgüleri. Dikenli, dikensiz tel örgüleri. Ama ne kadar çok ne kadar çok tel örgüleri. Bütün dağlar bunlarla kaplanmış.

Sırtlarda oyulmuş zeminlikler gördüm. Güllelerle yontulmuş bir kaya etek garip tesadüfle Mısır’ın “Ebülhevl” ini andırıyor. İçeriye doğru uzanan her vadinin başında beyaz demir levhalar var. Üstünde “Atrak’a[10] gider.”, “Conbayırı’na gider”, “44’üncü Alay Mıntıkası” yaftalarını taşıyan bu levhaları, İngilizler dikmiş. Boyaları hala parıl parıl yanıyor. Soldukça yeniden boyandıkları şüphesiz. Nihayet sağda kızıl oklu bir Türkçe levha okuyoruz:

Arıburnu siperlerine gider.

Kanlı destanın ilk yaprağı buradan başlıyor. [11]

Kanlı Destanın En Parlak Yaprağı: Anafartalar

Ayna Gibi Parlayan Mermer Kalabalığı

Arıburnu’ndan sonra, yolu şaşırdık. Atrak, Conk geride kaldı. Sağımız, pamuk tarlaları; solumuz, tel örgülerin kangallaştığı kumsal. Rüzgâr var. Fakat bu rüzgârda kızgın kayalar ve sararmış ovalarda buğu gibi yakıcı bir hal almış. Hiç esmese daha iyi olacak. Ansızın önümüzde üslü, güzel bir yol belirdi. İri taneli kumla döşenmiş kıyılarını sel basıp bozmasın diye kocaman kesme taşlarla çevirmişler. Beş dakika sonra bir levha okuyoruz. Kara okun ucunda “İngiliz mezarlıklarına gider” cümlesi var. Zaten bu kara ok ve o cümle olmasa da karşıda beliren zümrüt duvarlar ve güneş ışığında ayna gibi parlayan mermer kalabalığı, böyle bir yere vardığımızı anlatıyor. Bir hizada çırpılmış kalın şimşir duvarlar, öyle keskin şekillerle iniyor ki, uzaktan kesme porfir sanıyorsunuz. Sonradan gezdiklerimin hepsinde de bunları gördüm. Her mezarlık böyle bir zümrüt duvarla çevrilmiş. Girilecek yerde bu duvarlardan iki yeşil sütun fışkırıyor. Arada geniş bronz menteşeleri parıldayan iri halkalı maun kapılar yolu kesiyor. İçerde serviler, yusyuvarlak mazılar, yerlerde kapanmış yeşil kubbeleri andıran birtakım ağaçlar sıralanıyor. Sonra artık boy boy mezar taşları. Üstlerinde alay numaraları yazılı küçük tabletler, tıpkı vazife başında olduğu gibi rütbe sırasıyla dizilmişler. Hemen hepsinde elleri makaslı bahçıvanlar çalışıyor. Buraları arteziyenlerle sulanıyormuş.

Ortada asıl abide yükseliyor. Bunun üstünde büyük rütbelilerin adları yazılı. Dikkat ettim, İngiliz mezarlıklarında Fransızlarındakiler gibi nümayişli bir hal yok. Abidelerinde, altınla “Vaterlo” yu da yazmamışlar. Yalnız zengin israflarının ağırlığıyla sanki buralarını ezmek istemişler gibi bir şey seziyorum.

Yalçın tepelerden ta denize kadar bu kıraç step toprağında bu kat kat yeşil çam çağlayanlar beni ilkin fışkırtmak, sonra da yaşatmak için kim bilir neler harcamışlardı!

Aysız Bir Gecenin Karanlık Pususu

Bir saat sonra Anafarta sırtları göründü. Düşman, Seddülbahir’i kendine dar bulmuş. Arıburnu’nda dalgalı tepelerle karşılaşmıştı. Burada kıyı süngülerle çakıldıkları için daha geniş bir yer aramışlar ve Anafartalar’ı seçmişlerdi. Bunda haklı idiler. Çünkü Anafartarlar’da kıyı sığ olduğu halde bataklık değildir. Sonra her yanı birden ateş altına alabilecek kadar düzdü. Aysız bir gecenin karanlık pususuna yatarak, fenerleri söndürülmüş nakliye gemilerini kıyıya sürdüler. Çelik şalopeler, korsan küreğiyle sessiz sedasız kumlara oturtuldu. Bir şafak vakti binlerce askeri karaya döktüler. Liman von Sanders, bunu tahmin etmemişti. Sonradan kendi de yazdığı kitapta bu noktaları şüpheli bir sükût ile geçiştirmişti.

İlk günlerde Kirte’yi geçen düşmanı ta Hisarlık Tepeleri’ne kadar süren genç kumandan, burada da hiç kimseden emir almadan alayını koşar adım sürüp yetişti. Karabigalı Köyü’nün ıssız, vasıtasız çukurunda düşmanın kafasından geçenleri görmüş ve akını durdurmak için emir beklemeyi lüzumsuz bulmuştu. Çünkü birkaç dakikalık bir gecikme İstanbul’un elden gitmesine yol açabilirdi.

Nitekim Yarbay Mustafa Kemal tepeye çıktığı vakit, ricat eden bir karakol mangasına rastlamıştı.

  • Nereye? Dedi.
  • Düşman geliyor!
  • Düşmandan kaçılmaz.

Diye haykırdı. Neferlerin kahramanların yüzlerinde bir şamar alevi yanıp söner oldu. Üzülerek:

  • Biz kaçmıyoruz efendi cephanemiz yok!

Mustafa Kemal karşıya baktı. Yamaca kara bir bulut gibi düşman çökmüştü. Hurralarla koşuyorlardı. Alayının yetişmesine daha beş dakika lazımdı. Hemen keskin sesiyle:

  • Manga süngü tak! Yere yat! Kumandasını verdi.

İngilizler de beklenmedik bir ateş baskınına uğramamak için, yere yattılar. Keşif müfrezeleri çıkardılar. Bu duruş gerideki alayın yetişmesine yetti. Büyük Anafartalar cengi ise de işte böyle başlamıştı.[12]

Zamanın Çürütemediği

Siperlerin çoğunu seller doldurmuş. Yalnız bostan kuyularına benzeyen büyük çaplı güllelerin derin yaraları hala kapanmamış. Ayaklar altında boş kovanlar, süngü, kasatura parçaları, mekanizmalara, tetiklere rastlanıyor. Bir kasatura ile bir mekanizmayı yadigâr olarak aldım. İkisinin de her tarafı pas içinde. Bana bu gezintide en ziyade dokunan şey, toprakta bulduğum alay numaralarını zaman çürütmemiş. Bu numaraları yakalarında taşıyan koca erkeklerin eti dağılmış, kemikleri toz olmuş. Yalnız bu demir parçalarını şu zaman kahpe kıyamamış![13]


[1] Beşir Ayvazoğlu, Hakkı Süha Gezgin Edebî Portreler, Kapı Yayınları, İstanbul, 2013.

[2] Hakkı Süha Gezgin, “Çanakkale Yolunda”, Kurun Gazetesi, 24 Temmuz 1938, s.1.

[3] Hakkı Süha Gezgin, “Çanakkale Yolunda”, Kurun Gazetesi, 24 Temmuz 1938, s. 5.

[4] Hakkı Süha Gezgin, “Çanakkale Yolunda”, Kurun Gazetesi, 25 Temmuz 1938, s. 1.

[5] Hakkı Süha Gezgin, “Çanakkale Yolunda”, Kurun Gazetesi, 25 Temmuz 1938, s. 5.

[6] Hakkı Süha Gezgin, “Çanakkale Yolunda”, Kurun Gazetesi, 26 Temmuz 1938, s. 5.

[7] Hakkı Süha Gezgin, “Çanakkale Yolunda”, Kurun Gazetesi, 28 Temmuz 1938, s. 5.

[8] Hakkı Süha Gezgin, “Çanakkale Yolunda”, Kurun Gazetesi, 29 Temmuz 1938, s. 3.

[9] Hakkı Süha Gezgin, “Çanakkale Yolunda”, Kurun Gazetesi, 30 Temmuz 1938, s. 3.

[10] “Anzak” olduğu düşünülmektedir.

[11] Hakkı Süha Gezgin, “Çanakkale Yolunda”, Kurun Gazetesi, 1 Ağustos 1938, s. 3.

[12] Gezgin’in anlattığı bu olay Anafartalar’da değil, 25 Nisan 1915’te Anzaklar’ın Arıburnu’na yaptığı çıkarma esnasında gerçeklemiştir. 25 Nisan günü inisiyatif kullanarak 57’nci Alay ile birlikte Conkbayırı’na hareket eden 19’uncu Tümen Kumandanı Yarbay Mustafa Kemal, düşmandan kaçan askerlere süngü taktırarak yere yatırmıştır. Bkz: Mustafa Kemal, Arıburnu Muharebeleri Raporu, Genelkurmay Basımevi, Ankara 2011, s. 16.

[13] Hakkı Süha Gezgin, “Çanakkale Yolunda”, Kurun Gazetesi, 5 Ağustos 1938, s. 3.

Ayrıca Kontrol Et

Marmara’da Deniz Harbi – Sultanhisar, Büyük Denizaltı Gemisi AE2’yi Nasıl Batırmıştı?

Yayına Hazırlayan: Göktuğ KÜÇÜKÇOBAN San harbi yapmış olan İngiliz amiralleri hatıra cihetinden pek hasis değiller, …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir