Perşembe , Ağustos 13 2020
Anasayfa / Çanakkale Muharebeleri / Yüzbaşı C.A. Milward’ın günlüğünün ikinci cildidir. 1915 GELİBOLU KURMAY SUBAYLAR TÜMENİ, YİRMİ DOKUZUNCU ALAY

Yüzbaşı C.A. Milward’ın günlüğünün ikinci cildidir. 1915 GELİBOLU KURMAY SUBAYLAR TÜMENİ, YİRMİ DOKUZUNCU ALAY

THE TRANSLATION OF [CAB-45/259] THE DIARY OF CAPT. C.A. MILWARD, INDIAN ARMY, VOL II

[CAB-45/259]BRİTANYA HİNT ORDUSUNDA GÖREV YAPAN YÜZBAŞI C.A MILWARD’IN GÜNLÜĞÜNÜN İKİNCİ CİLDİNİNİN ÇEVİRİSİDİR.

 

This diary was translated from English to Turkish.
Translated and prepared by Serhat KAHYAOGLU.

Bu günlük İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.

Çeviren ve yayına hazırlayan: Serhat KAHYAOĞLU.
2020

28 Mart 1915

Türkiye hakkında yapılan keşif raporlarını böylesine sakin bir günde okumak varken, askerler talim yapıyorlar ve tüm ekipmanları ile gemilerden iniyorlardı. Askerlerin yaptıklarını tabii ki ben de yaptım lakin sallanan bir ip merdiveninden inmek göründüğü kadar kolay değildi.

24 Nisan 1915

Operasyonları geciktirmesi mümkün olan, rüzgârlı hava ve denizde fırtına olan bir güne uyandık.

Bulutsuz bir havada Bozcaada sahili asker kaynıyordu. Balıkçı gemileri, muhripler ve bizim üç adet taşıma gemimiz hem Gelibolu’dan hem de Çanakkale’den net bir şekilde görülebilecek konumdaydılar. Türkler bizim bir şeylerin peşinde olduğumuzu illaki tahmin etmişlerdir.

Sabah vakti gerçekten çok yoğundum. Gergin görüntüsüyle General Hunter Weston kara çıkartmasının hazırlıkları ile ilgileniyordu. Generalin kendinden emin hazırladığı plana göre ilk gün içerisinde dört aşamalı bir plan sayesinde Alçıtepe’nin ilerisine gemilerin bombardımanları ile rahatlıkla ilerleyeceklerdi.

Korkumuzdan dolayı plan hakkında ne düşündüğümüzü söyleyemedik.

O gün ben de bayağı bir meşguldüm. En son gelen hava istihbarat raporlarını inceleyip Alçıtepe’nin kuzeyinde bulunan düşmanın mevzilerini ve mühimmat depolarının yerlerini işaretliyordum.

Öğlen yemeğinden hemen önce, General Weston ve Wolley Dod Euryalus isimli kraliyet gemisine filika ile gittiler. Onları keyifle izledik çünkü sallanan teknelere binerken kıl payı denize düşmekten yırttılar. Adımlarını attıkları anda boşluğa düşecek gibi olmaları görülmeye değerdi. Hava muhalefeti nedeniyle yarın kara çıkartmasını yapamayacağız gibi görünüyordu. Fakat yemekten sonra rüzgâr aniden durdu ve deniz sakinleşti.

Akşam saatlerine doğru tümen yönetimi ile beraber “Euryalus” isimli gemiye transfer ettirildik ve ardından Lancashire Hafif Piyade Tugayı askerleri de gemiye geldiler.

Güney Galler Muhafızları birliği ise “Cornwallis” isimli gemiye yerleştirildi.

Kraliyet Hafif Piyade Tugayı askerleri “Implacable” isimli gemiye yerleştirildi. Kraliyet İskoç Muhafızları askerleri “Talbot” ve “Amethyst” isimli gemiye yerleştirildi. Munster ve Dublin Hafif Piyade Tugayı askerleri ve Hampshire’lilerin yarısı “River Clyde” isimli gemiye yerleştirildi.

“Euryalus” gemisinde görev yapan askerler bizi rahat ettirmek için ellerinden geleni yaptılar.

Örnek verecek olursak yemek konusunda ya da mektup yazmamız için bize kabinlerini verme konusunda.

Geminin askerleri güvertede yattı ve biz ise kabinlerin hemen dışında hamaklarda yattık. Şunu da belirtmeliyim ki oldukça rahattı. Bizden bayağı bir kişi hamaklarda yattı, örneğin O’Hara, Talford vs.

Gece on sularında, ölü sessizliği içerisindeki denize yelken açarak, yavaş yavaş on beş mil uzakta olan Gelibolu’ya doğru ilerledik.

25 Nisan 1915

Bize gerek olmamasına rağmen, sabah ikiden beri sürekli uyandırıldık.

Görevliler güneş doğmadan herkesi kaldırmaya çalışıyordu. Kara çıkartmaları sabah beşten hemen sonra, yarım saatlik bombalamanın ardından, başladı. General Weston ve kurmayları yani biz ise durum müsait olana kadar çıkartmaya katılmayacaktık. Tahminimizce Alçıtepe’ye doğru yapılacak çıkartmamız akşama doğru başlardı diye düşünüyorduk.

Gemiden sinyal göndererek beş farklı noktaya çıkartma yapan askerlerimizi daha iyi kontrol edebiliyorduk. Ertuğrul Koyu ve Tekke Burnu’na direkt sinyal gönderebiliyorduk.

Güneşin doğuşunun yarattığı loş ışıkta, saat beş güverteye çıktım. Deniz çok sakindi ve gemimiz rahatlıkla ilerliyordu. Sis bulutlarının arkasında Gelibolu belirmişti ve Lancashire Hafif Piyade Tugayı tekneler boyunca yerleşmiş, aşağı indirilmeyi bekliyorlardı. Her şey hala korku verecek derecede sakindi ve sessizdi.

Gemimizin motorları bile nadiren ses çıkartıyordu.

Herhangi biri bile onlara acımadan geçemezdi. Öylesine teknelere oturmuş, çevgen maçından hemen önce gibi gergin hissediyorlardı. Doğrusu bu fırtına öncesi sessizlik idi. Yarımada üzerinde hiçbir yaşam işareti belirtmeden öylesine duruyordu.

Fakat, Türkler oradaydı. Siperlerinde duruyorlar ve tüm hamlelerimizi dikkatle izliyorlardı.

Sabah dört buçuk gibi köprüye doğru gittik ve bombalama başladı.

Yarımadanın en uç noktası olan, Tekke Burnu’na yakındık. Manzara unutulamayacak kadar harikaydı. Güneşli muhteşem bir gündüz vakti, cam gibi bir deniz, bir tarafta Asya kıtası bir tarafta Gelibolu yarımadası, görünen o ki yarımadada kimseler yok fakat siperler kazılmış.

Bunların dışında ne tarafa bakarsanız bakın gemi görürdünüz. Çanakkale çevresi İngiliz savaş gemileri kaynıyordu. Bu gemilerin hepsi de dretnot dönemi öncesi yapılan en iyi gemilerdi. Muhripler, kruvazörler, Asya kıtası tarafında yerleşmiş Fransız gemileri, bacalarının fazlalığı ile öne çıkan beş bacalı Rus kruvazörü olan “Askodl” ve bunların arkasında yepyeni ve en güçlüsü olan, 8,15 inç silahları ile tek direkli, tek bacalı “Queen Bess” gemisi yer alıyordu.

Her bir gemiye ayrı ayrı bombalayacakları yerler verilmişti. Bazıları kıyı şeridini bombalayacak bazıları ise tepelerin ardını tarayacak, bazıları ise on iki ve on beş inçlik mermilerini Alçıtepe’nin zirvelerine doğru ateşleyecek.

“Implacable” isimli gemi yavaşça karaya doğru yanaştı. Kullanılmaya hazır olan her top ateşleniyordu, silahlardan dumanlar yükseliyordu ki bu da muhteşem bir görüntüydü.

Gemilerin arkasında ise göz görebildiğince kadar yine gemiler vardı. Bunlar çıkartma tekneleri ile karaya çıkartma yapmayı bekliyorlardı. Yarımada patlayan mermilerin oluşturduğu kefen gibi bir duman bulutunun altına gizlenmişti ve hiçbir şey bu mermi yağmurunun altında canlı kalamaz gibi görünüyordu. Kendimi bombardımanın daha etkili bir şekilde yapılabileceği düşüncesinden alıkoyamıyordum.

Şöyle ki: Gemilerin yaylım ateşleri ateşlenecek, ikincil silahlar ve muhriplerin seri ateş eden silahları ile karaya doğru yaklaşılacak. Bunun yerine muhripler, mitralyöz olabilecek sığınakları taradılar. Bu dediklerimin yanında mitralyöz ne ki!

Lancashire Hafif Piyade Tugayı gemiden altı sıra halinde ayrıldı. Her bir sıra tek yelkenli altı tane filikadan oluşuyordu. Bu birlikler karaya doğru yaklaşıyordu.

Düşman hala yarımadadaki varlıklarını gösterecek hiçbir şey yapmamıştı.

Bundan dolayı ki çıkartmaya karşı direniş gösterecek tüm ümitlerini kaybettiklerini umduk. Bizim için korkunç bir endişe anıydı. Mavnanın üzerinde bekliyorduk, izliyorduk. Teknelerde bekleyenler için bu durum kim bilir nasıl korkutucudur.

Tekneler Tekke Burnu’na çok yaklaşmışlardı.

Tekke Burnu kısa, kumlu bir sahildi. Yaklaşık 180 metre uzunluğunda 9 metre genişliğinde, iki tarafında da kayalık olan bir yerdi. Solda bulunan kayalıklar tırmanılabilirdi, sağda olanlar altlarında erişilebilir patika bulunan uçurum gibiydi. Sahilde su kenarına kadar dikenli teller vardı. Sahilin sonunda ise denizin çekilmesiyle oluşan dalgalanmış kumlar vardı.

Bunların üzerinde bir kulübe ve tek bir ağaç duruyordu ve ağaçlarla kaplı Alçıtepe’ye yol açan zemini çökmüş bir boyuna doğru yol açan iki yanlı bir vadi vardı. Zeminin sağ tarafında Aytepe’ye doğru çıkan bir tepe vardı ki orada Türklerin bir tabyası vardı ve sahilde gördüğümüzden daha fazla dikenli tel görünüyordu. Türklerin mevzileri her bir yandaydı.

Çıkartma için gelen tekneler, bombalamanın oluşturduğu dumanının içinde kaybolmuştu. Aniden bir silah sesi patlak verdi ve makineli tüfeğin ateşinin korkutan şangırtısını duyduk. Her şeyin biteceğini ve korktuğumuzun başına geldiğini hissettik. Şansımıza, makineli tüfeğin ateşinin, kara çıkartmasını engelleyeceği fikrini kimse düşünmemişti. O sıralarda, teknelerin duman bulutu arasından geri geldiği göründü. Ben de “Geri dönüyorlar!” diye bağırdım.

Çok geçmeden, duman bulutu dağıldı ve teknelerin boş olarak döndüğünü fark ettik. Her bir tekne, taşıdığı askerlerin sağ kalanı tarafından yavaşça yürütülüyordu. Bu kişiler yaralanmış ve küreklerini yavaşça çekmeye çalışıyorlardı. Ardından biz de kıyı şeridine doğru baktık. Tel şeridinin altında bir dizi ölü insan yatıyordu. Türklerin onlara ateş ettikleri mermilerin izlerini gördük. Tam o sırada o ölü yatan bir dizi insanın arasından, on kişi civarında asker birdenbire canlandı ve yavaş, sakin bir şekilde tel şeridine tırmanmaya çalıştı.

Onlardan iki tanesi atlamayı başardı ve kum tepeciklerinin üzerine doğru uzandı.

Geri kalanı ise tel şeridinin üzerinde durdular ve orada can verdiler. Lancashire Hafif Piyade Tugayından seksen üç kişi o gece o sahile gömüldü. Bu sırada, Euryalus ‘tan hareket eden birkaç sıra yelkenli filika Tekke Burnu’nda bahsettiğim o iki taraflı kayalıklara vardı. Sol taraftaki kayalıkların önünde birçok askerin toplandığını gördük ve biraz sonrasında askerler kayalıklara tırmanmaya başladı.

“Bu taarruz adeta bir icattı.”

Türkler bu tırmanışı fark etti ve bazı Türk askerleri, askerlerimizi suya doğru püskürtmek için saldırdı.

Askerleri sakin tutmak için 86.Tugay Komutanı Frankland, bir askerinin tüfeğini eline aldı ve onlara doğru saldıran Türklere ateş etti. Bu olay üzerine çok geçmeden Frankland, Ertuğrul Koyu civarında keşif yaparken öldürüldü. Bundan önce de tugay komutanı zaten kötü bir şekilde yaralanmıştı.

 O sıralarda, Lancashire Hafif Piyade Tugayı askerleri kayalıkların kenarlarından, tek sıra ve bölükler halinde ilerliyordu. Türkler siperlerinde askerlerimizi mermi yağmuruna tutuyor ve birçoğunu öldürüyordu. Gemide bulunan subaylara bu siperin yerini işaret ettim ve çok geçmeden 9,2 inç büyüklüğünde birkaç mermi o mevziiye doğru ateşlendi ve sonuç olarak mermiler Türkleri temizledi.

Bombalamanın ardından hafif piyade askerleri ilerleyebilmişti. Sahil ve sahile çıkan yollar şu anda düşmandan arınmıştı ve Kraliyet Donanması Sahil Askerleri sahile inmeyi başardılar. Askerler tel engellerini temizledi ve yol açtılar. Bir adet dağ bataryası ve iki adet on sekiz librelik silahlar karaya indirilmişti. Hiçbir kelime Lancashire Hafif Piyade Tugayı askerlerinin muhteşem başarısını yeterince övemezdi. Tarih onların bu kahramanlığını, Britanya Ordusu’nun kahramanlıklarına katıp yazacaktı.

Sabah on sularıydı. Kraliyet Hafif Piyade Tugayı askerleri HMS Implacable isimli geminin yardımı sayesinde İkiz Koyu’na başarıyla çıkartma yaptılar. Kraliyet İskoç Muhafızları ve Plymouth Deniz Taburu, Alçıtepe’nin arka tarafında olan, Çanakkale’den dört mil uzaklıkta bulunan Pınariçi Koyu’na başarıyla çıkartma yaptılar.

 Bu mevziiyi ele geçirmeleri sayesinde Türk iletişim ağını tehdit edebiliyorlar ve askerlerimizin gruplanacağı ve ilerleyebileceğimiz bir alan oluşturabilirlerdi. Aynı durum yarımadanın en uç kuzey kanadında da geçerliydi, Güney Galler Muhafızları az kayıp vererek karaya çıkmayı başarmıştı.

 Sadece Ertuğrul Koyu’nda çıkartmalarımız başarılı olamamıştı çünkü “River Clyde” isimli gemimiz karadan çok uzak bir yere demir attı ve buna binaen geçişi sağlayacak askerler karaya ulaşamadılar. General Napier’in çıkartma esnasında öldüğü ve hemen akabinde tugay komutanı olan Costeker’in öldüğü üzücü haberleri aldık.

Başarılı bir asker olan Hampshire askerlerinin komutanı olan Albay Carrington Smith yönetimi eline almıştı fakat o da çıkartma için kurulan bir köprüde, öğle saatlerinde öldürüldü. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu kayıplar oldukça sarsıcıydı. General Marshall da bu kervanın içinde olacaktı fakat hafifçe yaralanmıştı. Bize söylenene göre River Clyde gemisinde bulunan yaklaşık bin kişi karaya çıkartma yapmayı denemiş. Fakat bu deneme esnasında askerlerin yaklaşık yarısı vurulmuş. Vurulanların ise çoğu boğulmuş.

 Komutan Unwin ve kendisinin iki bahriyeli asteğmeninin kahramanca bir şekilde çıkartma için uygun zemini hazırlama çabalarına rağmen, birlikler devam edemedi. Gemiden karaya doğru olan bu deneme, ölüme ulaşmanın adeta kısa yoluydu. Yaklaşık beş yüz kişi karaya çıkmayı başardı ve biz onları dik bir yokuşun hemen altında çömelmiş bir vaziyette beklediklerini görebiliyorduk. Fakat, çömelmiş olmalarına rağmen iki taraftan da cephe ateşine tutuluyorlardı.

Türkler, Seddülbahir Kalesi ve kalenin dışında kalan kayalıkların yamaçlarına mitralyözleri iyice yerleştirmişti. Sahilin iç kısmından itibaren, zemin yukarıya yeşilliklere doğru hafifçe yükselirken, sanki bir amfi izlenimi uyandırıyordu. İki yüz yetmiş küsur metre uzunluğunda olan sahil sanki bir sahneydi. Çukurun içerisinde beş sıra kalın dikenli tel bulunuyordu ve çıkartma yapan askerleri karşılayacak bölümde bulunan siperler ağır silahlar ve makineli tüfekler ile güçlendirilmişti.

 Aytepe’nin doğu kanadının sonundaki durum şöyleydi: Sağ tarafta bulunan kale ve sol tarafta bulunan işgal edilmiş kayalıklar “kutular” denilen bölümü oluştururken askerler için açılan geçit, orada bulunan eski bir kale tarafından ateşe tutuluyordu ayrıca kalenin arka sağ tarafında müstahkem bir mevki, sol tarafında ise dikenli tel yumakları vardı.

Anlattığım tüm bu yerlerden mermiler sahile doğru ateş ediliyordu. Karada ilerleyişin mümkün olmaması pek de sürpriz değil. Olaylar o mevkide kötü bir şekilde devam etti ve bu nedenle Aytepe yerine Tekke Koyu’na gitmeleri gereken taburlar o bölgeye yönlendirildi. Inniskilling Hafif Piyade Taburu ve Muhafız Alayı, Kraliyet Hafif Piyade Tabur’una yardım etmek amacıyla İkiz Koyu’na indirildi. Bölgeye ulaşan Muhafız Alayı zorlu bir çaba sonucunda, Türkleri apar topar Zığındere ağzını terk ettirecek başarılı bir saldırı yapmıştı lakin Kraliyet İskoç Muhafızları ile kara bağlantısı yoluyla irtibat kuramamışlardı. Essex, Worcester, Hampshire’nin yarısı ve Beşinci Kraliyet İskoç Birlikleri Tekke Koyu’na çıkmayı başarmıştı. Sonuç olarak, yarımadanın sonunda, Tekke Koyu civarında yedi adet taburumuz bulunuyordu.

Neredeyse tüm subaylarımız ve iki tugay komutanımız vurulmuştu. Yüksek mercilerden birinin çıkartmayı yönetebilmesi için acilen oraya gitmesi gerekiyordu. Buna binaen, saat bir gibi Albay Wodlley Dod karaya çıktı lakin komutan subaylardan birini mühimmat ve su ihtiyacını kontrol etmesi için yanında götürmeye karar verdi ki bu karar benim için şanssız bir durumdu. Ortalık sakinleşmişti ve general bizim biraz dinlenmemiz konusunda ısrarcıydı.

Öğle vaktine doğru, Seddülbahir ve Ertuğrul Koyu civarında bulunan siperler, “Queen Elizabeth” isimli geminin büyük silahları tarafından ağır bombardımana tutulmuştu. Tüm arazi, mermilerin çıkardığı dumanın altında kaybolmuştu. Bombalanan yerler ve kalenin hala ayakta durması inanılır gibi bir şey değildi fakat yorgun Türkler orada mahsur kalmıştı. Bombalanan yerler tatmin edici bir şekilde yanıyordu lakin hala bir mesafe kat edememiştik ve olaylar tamamen aleyhimizeydi. Donanma subaylarından biri, iki kez askerleri getirip-götüren “Clyde” isimli filikaya binmeyi başarmış ve bize düşmana karşı nasıl dayandıklarını anlatmıştı. Anlattığı hikâye pek de bizi canlandırmamıştı.

Botlara yerleştirilip, karaya gönderilen Dublin Hafif Piyade Tugayındaki herkes ya öldürülmüş ya da boğulmuştu. Botlar zarar görmüş ve mürettebatları öldürülmüştü.

Keyifsizlik had safhadaydı ki General Hunter Weston’u bizzat kendisi Ertuğrul Koy’a gidip, taarruz ederken askerlerin başında durmak istemesinden zar zor caydırdık.

Komutanlarımıza şu öneride bulunduk: Tekke Koyu’na çok sayıda askerimiz iniş yaptığı için batıdan saldırmanın veya kanat taarruzu yapmanın gerek olmadığını söyledik.

İlk olarak, Lancashire Hafif Piyade Tugayı’ndan karaya çıkan askerler kayalıkların sağ alt tarafına doğru bir mevzi oluşturdular ve gözlemevi ile bağlantı kurabilecek bir sinyal istasyonunu kurdular. Orada bulunan askerlerin yarısı, Aytepe’de bulunan dikenli tellere doğru ilerlediler lakin Türk askerleri tarafından yerde sürünürken göründükleri için ne ileri ne geri gidemediler. Askerler, gemilerde silahların başında bulunan askerlere yerlerini belli etmek için kırmızı bir bayrağı yukarı çektiler. Bu işaretlerden sonra saat üç gibi, Aytepe’ye doğru büyük bir taarruz başlatıldı.

Bu saldırıda başı çeken birliklerimiz; Worcester askerleri, Essex askerleri ve Euryalus‘tan taşınan askerlerdi. Bu askerlerin Aytepe’nin kenarı boyunca genişletilmiş hatlarla ilerlediklerini gördük. Askerlerin, Lancashire Tugayı askerlerinin sabahtan beridir feci kayıplar vererek kurabildiği o hatta vardıklarını gördük. Ardından askerler, yokuş yukarı doğru, Aytepe’nin zirvesine doğru ilerlediler.

Türkler saldırımız karşısında tabii ki uyumuyorlardı, şöyle anlatayım ki: Bizim gemimizin güvertesine bile birçok mermi düştü. Sabahtan beri, birçok kez düşmanın tepenin ardında ne yaptığını görebilmek için geminin çanaklığına tırmandım.

Askerlerimizin kara üzerindeki ilerleyişini memnuniyetle izledik ve askerlerimizi yok edebilecek, sağ kalanları da sersemletip cepheden kaçırabilecek ani bir taarruzun patlak verme ihtimaline karşın hazır olarak bekledik.

Tüm kasları gergin şekilde, bir asker amacımıza ulaşmak için sürünerek Türk siperlerine vardı. Etrafı kontrol etti ve siperin içine girdi. Fakat onun sipere gitmesinden önce, HMS Swiftsure isimli geminin on iki inç boyutundaki mermileri Türkleri küplere bindirmiş olsa gerek ki Türkler Aytepe’nin uç batısında siperlerini boşaltmışlar. Türkleri, tamamen güçsüz ve bükülmüş silahlarla bulduk.

Worcester askerleri şimdi Aytepe’nin alt kısmı boyunca çalışmaya başladı. Amaçları tabyalarda bulunan bölgenin doğusunun uç kısmında bulunan Türklerin icabına bakmak ve tabyadaki dikenli telleri temizlemekti. Onların bu yaptıklarını biz diken üstünde seyrettik.

Sanki üzüm bağından üzümleri dallarından koparıyormuşçasına telleri temizleyen iki kahraman adam gördük. O anda, askerler tek tek kalkıp, tellerden açılan boşlukta, kalan dikenlere çarparak, zar zor ilerleyerek kendilerini ileride bulunan toprak yığınının altına fırlattılar.

Akşam vakti yaklaşıyordu ve devam etmekte olan operasyonlarımız durdu. Askerlerimiz İkiz Koyu’ndan, yarımadanın ucu boyunca ve yaklaşık beş yüz kırk metre iç kısmında bulunan Aytepe’ye doğru oluşturdukları hatta yerleşmeyi başarmışlardı. Tekke Koyu’nda ise, askerlerimiz hararetle suyu, erzağı ve mühimmatı karaya çıkartmaya çalışıyor ve iskeleleri kuruyorlardı. Türkler Seddülbahir ve Ertuğrul Koyu’nda hala güçlüydüler.

Yemekten sonra, Bozcaada’ya giderken yarı yolda bozulan HMS Queen Elizabeth gemisinde bulunan Sir Ian Hamilton’u ziyaret edecek General Hunter Weston’a eşlik ettim. Güvertesine çıktığınızda geminin ne kadarda büyük olduğunu, subay güvertesinin büyüklüğünü ve ferahlığını anlıyorsunuz. Amiral Robeck, Sir Ian ve General Braithwaiter ile şarap içtik. Hepsi neredeyse ölümsüz (karaya çıkışın kayıpsız olduğunu belli etmek için) olan 29.Tümen tarafından kazanılan savaş başarısından çok memnundu.

Fakat ne uğruna?

Kendimi yapılanların mantıklı olup olmadığını düşünmekten alıkoyamıyordum.

Askerlerimize ulaşmak için güvenli bir hat kurmuştuk lakin Alçıtepe’nin ötesine geçmek için oluşturduğumuz planının gerisinde kalmıştık. Çok sayıda kayıp vermiştik, düşman topraklarında hızlıca ilerlemek için yeterince askerimizin bulunup bulunmadığına dair şüpheler vardı.

 Çabuk ilerleme bizim için hayati önem taşıyordu. Sadece bu günkü kazandığımız başarıyla, Türklerin dağılmasını ve barış için yalvarmalarını umuyorduk. Çabuk hareket edemezsek, Türklere yeniden toparlanabilecek kadar zaman vermiş oluruz ve kendimizi uzun sürecek bir savaşın içinde çırpınırken buluruz.

 Bu uzun sürebilecek savaşta da çok daha askere ihtiyacımız olacaktır. Çıkartmalara başladığımızdan beri tüm durum berabereydi.

Euryalus isimli gemiye dönüşümüzün akabinde, General beni bir filikaya bindirip Ertuğrul Koyu’ndaki durumu kontrol etmem için gönderdi. “Clyde” isimli gemiye yanaşırken bir deniz asteğmeni zırhla kaplı kutusunu kendine siper olarak kullandı.

Sahile vardığımızda, askerler kıyıda yatan vurulmuşları toplamakla ve onları sedyelere oturtup, on adımlık mesafedeki köprülere götürüyorlardı, gerçekten de çok zor işlemdi.

Geminin güvertesinde çıktığımda, orayı tamamıyla yaralı askerlerin kapladığını gördüm. Güvertede bulunan neredeyse bütün askerler ile konuştum, korkunç derecede bir bunalım aşikardı. Hiç de kolay değildi yaşadıkları, akıllarını kaybedebilecek deneyimler yaşamışlardı. Askerlerin ulaşımı için kurulan köprünün üzerinde, Albay Smith hala cansız bir şekilde yatıyordu. General Warrier ve Costeker ise aşağıda bulunan mavnaların üzerinde cansız olarak yatıyordu.

Orada, General Weston tarafından gönderilen Walford ile karşılaştım. Kendi generali olan Breeks’e gitme konusunda endişeli görünüyordu bu yüzden onu ben götürdüm. Arkamızı döner dönmez “Clyde”ye doğru ağır silahlar ile ateş açıldı. Bu olayı hemen Generale aktardık ve Walford olayları yönetmek için komutan olarak Ertuğrul Koyu’na gönderildi. Ertesi gün, düşmana karşı taarruz ederken Walford ve Doughty Wylie öldürüldü. Her ikisi de Victoria Haçı aldılar.

Gemiye ulaşır ulaşmaz bir ağır silah sesi Tekke Koyu’ndan patlak verdi. Komutan Marriott bana Tekke Koyu’nda bulunan siperlerin tüm ışıklarının söndüğünü söyledi. Komutan bunun bir tuzak olacağından korktu ve tüm askerleri botları karaya doğru gitmek için hazırlattı. Geniş kapsamlı bir emir, Donanma Komutanlığı tarafından verildi. Fakat, Açılan ateş Hunter Weston’u korkutmaya yeterli değildi. Doğrusunu söylemek gerekirse, gerçekten geniş çaplı bir saldırı siperlerimize doğru yapıldı ve bu saldırı bir süre devam etti. Çok sayıda askerimiz sahilin uç kısmına püskürtüldü, birçok mermi havada uçuşuyordu ve karanlıktan dolayı bir süreliğine askerlerde kafa karışıklılığı oldu. Sahilde diğer işlerle ilgilenen her bir asker işini bıraktırıldı, onlara tüfekler verildi ve siperlere doğru koştular. Bu sırada deniz artık eskisi gibi sakin değildi ve şansımıza deniz üzerinde hiçbir teknemiz yoktu.

Kabatepe’de bulunan Avusturalyalılar, hızlıca çıkartma yapıp, yüksek mevzileri ele geçirerek iyi iş çıkarmıştı. Gün boyunca Avusturalyalılar, on altı bin kişiyi karaya çıkartmayı başarmıştı.

26 Nisan 1915

Subay salonunda bulunan kanepenin üzerinde kısa bir uykudan sonra, saat beş buçuk gibi kalktım ve kurulan köprülere gidip nöbeti devraldım.

Nöbeti beklenmedik bir şey olursa anında müdahale etmek için tutuyorduk. Ayrıca nöbet esnasında olayları kaydediyoruz, operasyonları da sinyaller göndererek kontrol ediyorduk.

Sabah vakti boyunca kötü haberler aldık. Alçıtepe yakınlarında bulunan Pınariçi Koyu’na çıkartma yapan -iletişim kurmakta zorlandığımız- birlikler Türkler tarafından dün akşam dörtten beri yoğun olarak saldırıya tutuldu ve bu nedenle teknelerine atlayıp geri dönmek zorunda kaldılar. Tahliye işlemi başarıyla gerçekleştirilmişti ve gemilerden gelen yoğun mermi yağmuru sayesinde yaralılar da kurtarılmıştı. Birçok Türk o esnada öldürülmüş ve hiçbiri askerlerimizin terk ettikleri o sarp kayalıkların zirvesine ulaşamamıştı.

Yanlış anlaşılan birtakım emirlerden dolayı, Kraliyet İskoç Muhafızları Albayı askerlerini emniyete almayı unuttu. Hiçbir direnişle karşılaşmadan, Kraliyet İskoç Muhafızları karaya sabah yedi gibi ayak bastı. Ardından bölünüp Alçıtepe’ye doğru ve diğer birliklere yardım amacıyla ilerlediler. Bu sırada, şiddetli bir saldırıya maruz kaldılar ve akşam dört sularında bombardımana tutuldular. Bombardıman tüm gece boyunca devam etmişti. Bölgede yaklaşık iki binin üzerinde askerimiz, sekiz adet mitralyözümüz bulunuyordu. Eğer bölünüp dağılacaklarına, sabah yedi ve akşam dört arasında gemileri arkalarına alıp denize doğru olacak şekilde iki kanatlı siperler kazsalardı, dünya üzerindeki hiçbir güç onları o bölgeden atamazdı.

Böylece, birçok Türk öldürdüler ama kendilerini perişan olmuş siperlerde kaybettiler. Türkler o kanadın önemini anlamışlardı. Türkler tarafından o bölgede ilerleyen Muhafız Alayı, Lancashire Hafif Piyade Tugayı ve Güney Galler Muhafızları püskürtülmüştü ve mayıs ayının sonuna kadar o bölgeyi bir daha ele geçiremedik.

Çıkartma esnasında olan ilk ve tek hatamız buydu ve bundan sonraki başarılarımızda hatamızdan pay çıkarmıştık. Aslında, kazanmanın ve kaybetmenin farkını gösterebilecek olay bu ayın yirmi sekizindeki Alçıtepe’nin kuşatması olabilir.

Gün boyunca Albion isimli kraliyet gemisi karaya yaklaştı ve Seddülbahir ve Ertuğrul Koyu’nda bulunan Türk mevzilerine yaylım ateşiyle cehennemi yaşattı. Munster ve Dublin birlikleri savaşmak için teşvik edildi ve Albay Wylie cesaretlendirildi.

Ardından bu birlikler Seddülbahir’e doğru ilerlemeye başladı. Korkmuş birlikleri ilerletmek ve yeniden organize etmek ancak kaliteli bir askerin yapabileceği bir iştir. Bölgede bulunan bir köyün içinde ilerleyip, ev ev kontrol ederken tehlikeli bir saldırıya uğradılar fakat bu saldırılar onları etkilemedi ve yollarında devam ettiler.

Öğleden sonra iki gibi ben askerleri taşımak için kurulan köprülerde görevdeydim. Aniden Seddülbahir’de bulunan köy evlerinden gelen bir sürü adam gördüm. Bu adamlar belli bir süre boyunca bir hat oluşturdular ve aniden tepelere doğru fırlayıp koşmaya başladılar. O mevkide bulunan eski bir kaleye doğru akın ettiler. Aynı zamanda, Aytepe’de bulunan birliklerde aynı şeyi yaptılar. Sanki yoğun ateş altındaymışcasına, askerler var güçleri ile Türk mevzilerine doğru koşuyordu.

Ben de hemen generalin kamarasına fırladım ve ona kaleyi ele geçirmeyi başardığımızı söyledim. Böylece Gelibolu Yarımadası’nın güneyinde bulunan tüm tepeler elimizdeydi.

Üzülerek söylüyorum ki, öldürülebilecek son insan olan Albay Wylie kulenin tepesine tırmanırken yani hedefine ulaştığında vuruldu.

Askerleri taşımak için kurulan köprülerde bulunan harita kamarasında, sıkça rahatsız edilerek uyudum. Aniden gürültülü silah sesi patladı ve o anda gidip generali uyandırmanın eşiğindeyken ses kesildi.

27 Nisan 1915

Gün dünkü gibi karaya silahları, sahra ambulanslarını ve mühimmatları taşınarak harcandı.

Kumkale’ye sahte çıkartma yapan Fransızlar, o bölgeden çekilmişler ve bir tugay askeri Ertuğrul Koyu’na göndermişlerdi.

Ertuğrul Koyu tamamen Fransızların elindeydi.

Akşam dört buçuk sularında, Güney Galler Muhafızları sayesinde askerlerimizin bulunduğu hat yaklaşık bir mil ilerlemişti. Hiçbir direnişle karşılaşmadan işlem tamamlandı. Generale göre yarın ilk iş daha çok mevzi ele geçirmek, ilerlemek olacaktı. Pınariçi Koyu’nda sıkıntılı deneyim yaşayan Kraliyet İskoç Muhafızları askerleri şu anda Southland isimli gemide dinleniyordu.

Sessiz bir gecede, Euryalus isimli geminin harita kamarasında, mesajların akışları arasında, zamanımı uyuyarak geçirdim.

Gemimizin topçu teğmeni ile arkadaş olmuştum. Teğmen bana ertesi gün kabininde duş yapabileceğimi ve gereken ihtiyaçlarımı karşılayabileceğinin sözünü vermişti. Lakin bana bu sözü verilen şeyler normalde üstlerim tarafından bana çok görülmüştü.

28 Nisan 1915

Sabaha karşı beş buçuk sularında daha elimi yüzümü yıkamadan General Weston tarafından çağrıldım. Bana Fransız generale gitmesi gereken bir not verildi, ardından gönderildim.

Komutanı ne gemisinde ne Ertuğrul Koyu’nda ne de bombaladıkları eski kalenin yakınlarında görebildim. Saat sekiz sularında General Weston ile karaya çıkmak için gemiye geri döndüm. Kahvaltımızı ettikten sonra karaya çıktık lakin ateş hattına gitmiş Fransız general hakkında hiçbir iz yoktu.

Askerlerimiz yarımadanın içlerine doğru ilerliyordu fakat kara üzerinde az sayıda topumuz vardı. Fransızların ise hiçbir topu yoktu ayrıca birlikler arasındaki telefon irtibatı henüz tamir edilmemişti. Askerlerimiz, top ateşleri ile yeterli ölçüde desteklenmiyordu ve kara üzerinde sadece bir alay Fransız askeri vardı. Rezervde bulunan askerlerimizin kahramanca karaya çıkışı sayesinde, 86.Tugay birlikleri kaydırılmıştı.

Muhafızlar, Pınariçi Koyu’na sol taraftan saldırdılar lakin maksim makineli tüfeklerinin ateşi altında kalmışlardı. Akıllıca iki taarruza rağmen ilerleyememişler ve ağır kayıplar vermişlerdi. Fakat resmin tamamına baktığımızda işler gerçekten iyi gitmişti ve merkez hatta bazı birliklerimiz Alçıtepe’nin yakınına yaklaşmıştı. Üzülerek söylüyorum ki o bölgede gücümüz yoktu, sadece ince bir hat tutuyordu o bölgeyi. Mühimmat çabucak tükeniyordu ve askerlerimiz yorgun düşüyordu. Alçıtepe’de bulunan birliklerimiz, sol kanattan sert saldırıya uğramıştı. İki kez oraya gidip emirleri alıp, ateş hattına doğru itilen 63.Alay’a aktardım. Etrafta havada uçuşan birçok mermi vardı ve atım mermilerin toz bulutunun içinden aniden fırlamasını hiç de sevmemişti. İşler ciddiye binmiş görünüyordu. 63. Alay’ı “Genel Rezerve” geri getirmek için emredildim.

Hepsini tek seferde götüremediğimden bazılarını ikinci dönüşümde götürdüm. Türkleri, Fransızlara ve merkez hatta bulunan askerlerimize geniş çaplı bir saldırı yaparken gördük. Rastgele birisi, Aytepe’nin ilk mevzilerinden tüm olayları rahatlıkla görebilirdi. Hiçbir rezervimiz yoktu ve az mühimmatımız bulunuyordu. Türkler, Fransızları oradan püskürtmüş, hattımızın sağ kanadını yarmış ve 5. Kraliyet İskoç Birliği ve Worcesterler’in ağır kayıplar vermesine yol açmıştı.

Talihsiz ve yorucu bir gündü. Yarımada boyunca yaklaşık on beş millik bölgeye çıkmış, Türkler tarafından durmadan saldırıya tutulan Avusturalyalıları baskıdan kurtarmak için her gün saldırdık. Yaptığımız baskıdan kurtarma çabaları tamamen hataydı.

Önceden de olduğu gibi kazanmak için sadece sayıca çok adam istemiştik çünkü Türkler, Alçıtepe’de zorlanıyordu.

29. Alay yapılan kara çıkartmalarında ağır kayıplar vermesine rağmen iyi iş çıkarmış, yarı güçte ve birkaç subayları olmasına rağmen ilerlemeye devam etmişlerdi. Neredeyse her bir alay komutanı vurulmuştu.

Kayıplarımız şu ana kadar gerçekten fazlaydı. Neredeyse üç piyade tugayımız kara çıkartması esnasında tamamen yok olmuş ve komutanlardan biri olan Ten Napier öldürülmüştü. Costeker, Frankland,Walford ve mavnada bulunan taslak atının üzerinde ölü bir şekilde uzanmış General Napier ile üç tugay komutanı Ertuğrul Koyu’nda öldürülmüştü.  Subayların üçü öldürülmüş, beşi yaralanmıştı. Dublin Hafif Piyade Tugayı’nın sadece tek bir subayı kalmıştı. O da iki yıldır askerde olan genç O’Hara idi.

Yağmur yoğunca bütün gece yağmış ve ilk gecede konforsuzluğumuzun üzerine eklenmişti. Ayrıca çadırlarımızda dondurucu bir şekilde soğuktu. Chapelle ile çadırımı paylaştım. Horlaması beni uyanık tutmuştu. Bu yüzden fazla uyuyamadım.

8 Mayıs 1915

Öğleden sonra üç gibi tüm hatlarımızla saldırı emri aldık.

Yaklaşık yarım saat boyunca yarımada yoğun bombardımana tutuldu lakin bu aceleye getirilmiş bir bombardımandı.

Gemilerin topları ve karada bulunan topların bombardımanı şahaneydi.

(Deniz hala savaş gemileri ve taşıma gemileri ile kaplıydı.)

Talihsizliktir ki sol kanatta bulunan askerlerimiz verilen emri yanlış anlamış ve kendi inisiyatifleri ile düşmana saldırmıştı. Buna binaen o lanet silahlar iki bölük askeri yok etmişti

Merkez hatta, Yeni Zelandalılar ve Avusturalyalılar sayıca az olan 29. Alay’ı kontrol etmeye gönderilmişti ki Avusturalyalılar onlara desteğe gitti. Birlikte saldırarak muhteşem bir taarruz düzenlediler. Muhteşem bir görüntüydü. Aytepe üzerinde bulunan kampımızdan, geniş bir vadi olan Alçıtepe’ye bakarak hepimiz gördük. Böylesine günlerde, savaşın içerisinde, nadiren birisi böylesine muhteşem fakat bir o kadar korkunç manzarayı görür.

Sol kanadı görememiştik. Fakat sol merkez kanatta gördük ki Yeni Zelandalılar sola doğru ilerlediler ve ateş hattından çıktılar. Hızla koşarak saldırdılar ve az kayıplar verdiler-sadece on kişi saldırı esnasında öldü- Fakat kayıplarını geride bıraktılar çünkü sol arkada kalın karaçalıların ardına saklanmış Türk mitralyözü vardı ve bu ağır hasara yol açtı.  Vadinin açık olan merkezinde gördük ki Avusturalyalılar sakince şarapnel ateşi altında eğilmiş şekilde ilerliyordu. Yaklaşık üç yüz altmış metrelik alanı ele geçirmeyi başardılar. Bu sırada Türklerin o mevzideki askerlerinin beyaz bayrak çektiğini gördüler ve onların bu hamlesine sonuç olarakta hiçbir savaş esiri almadılar. Tümen komutanı ve onun iki kurmayı vurulmuştu. Onlar ümitliydiler fakat saldırıda esnasında düzenli ordunun yardımından yoksunlardı ki o da düzenli ordunun uydurduğu bahanelerinden dolayı. Sağ kanatta Fransızlar iyi iş çıkarmış ve yaklaşık yedi yüz otuz metre ilerlemişlerdi.

Bayırdan aşağı Fransızlara doğru, 75 mm. Fransız sahra silahının bombardımanın altında koşan Türk karşı atağını görebiliyordum. Yoğun ateşin ardından birkaç sağ kalan tepeden aşağı, Fransız siperlerine doğru saldırdı ki o anda Fransızlar ayağa kalktı ve o sağ kalanları da yok etti.

Akşam yedi gibi saldırı yeni birliklere ihtiyaç duyduğu için durdu.

Yaklaşık üç yüz altmış metre toprak kazanmıştık fakat dört yüz yetmiş iki numaralı tepeden bir mil ve tepenin ardında bulunan, hedefimiz olan Alçıtepe’den hala çok uzaktaydık. Alçıtepe’yi almadan önce orayı sol taraftan kuşatmalıydık.

Hepimiz olayların nasıl gelişeceğini merak ediyorduk çünkü iki hafta önce çıkartma yaptığımız yarımadada yaklaşık iki mil ilerlemiştik. Bu ilerleme bizim on beş bin adamımıza mal olmuştu.

Sahillerde ve yarımadanın en uzak uç noktasında, hayvan, araç ve erzak yığını bulunuyordu ve eğer Türkler bizi bombalayabilecek birkaç ağır topu o bölgeye getirebilseydi, ortaya çıkacak durum gerçekten de çok garip olurdu. Türkler bizi kahvaltımızı etmeden önce bombalamaya başlıyordu lakin o ufacık silahlarıyla pek de fazla zarar veremiyordu. Mermileri güçsüzdü ve doğru düzgün atış yapamıyorlardı.

Kötü ve eksik planlanmış bombalamaydı bunlar. Churchill’in planı, askeri gücümüzün, siyasi başarılarımızın boş yere harcanması dışında, Almanya’ya hiç de zarar vermemişti.

4 Haziran 1915

Bugün genel taarruzu yapacağımız gündü buna binaen birçok hazırlık yapılmıştı.

Sabah sekiz ve on buçuk arasında düşman mevzilerinin ağır ağır bombardımanı başlamıştı.

On biri beş geçe ve on bir yirmi geçe arasında şarapneller ve patlayıcı materyallerle ağır bombardıman başladı. On biri yirmi geçe ve on bir buçuk arasında sahte taarruz yapıldı, bu sırada askerimiz neşelendi, süngülerini hazırladı ve siperden yukarı süngülerini gösterdiler.

On bir buçuk ve on iki arasında düşmanın siperlerine, iletişim hatlarına ve ikmal yollarına ağır bombardıman yapıldı. Hayatımda böylesine bir bombardıman hiç görmemiştim.

Öğle on iki gibi ilk hatta bulunan askerlerimiz mevzilerinden, düşman hatlarını ele geçirmek için koştular. Aytepe’de bulunan gözlem noktamızdan, bu saldırının az bir kısmını görebilmiştik. Neredeyse tüm görüntü sadece duman ve tozdan ibaretti.

Sadece, sağ kanatta Lancashire Bölge Birliği’nin süngülerini yolun karşısına ilerlerken gördük. Ayrıca, zırhlı motorlu taşıtların Alçıtepe yoluna doğru ilerlediğini gördük lakin Türklerin özellikle inşa ettikleri bir barikat yüzünden düşman siperlerinde takıldılar. Arabalarımızın böylesine bir tuzağın içine düşmemesi gerekirdi. Belirtmek gerekir ki 42. Alay iyi iş çıkarmıştı. Bahriye askerleri de iyi ilerlemiş ve Türklerin sağ kanatta bulunan tabyasını ele geçirmişti fakat şaşırmış Fransız askerleri sağ kanada geri dönmüş ve bahriye askerlerimize ateş açmışlar, buna binaen askerlerimiz geriye çekilmek zorunda kalmış ve 42. Alay’ın sağ bölümünü terk etmişlerdi.

29. Tümen ve 88. Tugay, nizam içerisinde düşmana karşı taarruz ettiler. Kraliyet İskoç Muhafızları Birliği bir süre düşman tarafından engellenmesine rağmen sonunda hattı yardı ve beş Türk hattını ele geçirdi ve neredeyse 42. Alay kadar ilerledi. Lancashire askerlerimiz iki adet siperi ve buna ek olarak alana hâkim bir sırtın üzerinde bulunan ve bizim ilerleyişimizi engelleyen Türk tabyasını zorlu geçen mücadele ardından almayı başardılar.  Askerler, Türkleri şaşırmış halde yakaladılar. Yavuz ve Midilli gemilerinin mürettebatından olan, mitralyözleri kullanan, yaralanmış beş Almanı yakaladılar ve bir Alman subayını öldürdüler.

Sol kanatta, Hint Tümeni, Lane ve Inniskilling Hafif Piyade Tugayları yer almaktaydı.  Orada bulunan askerlerimize ulaşamasakta, bombardımanımız onlara isabet etmemişti ya da hattımızında bulunduğu kanalın dışına isabet etmişti. Sol uçta bulunan bir Türk mevziisine girmeyi başaran 6. Gurkalar Tümeni ağır kayıplar vermişti. Tıpkı 14. Kral George Sihlerinin kanalın sağ tarafında verdiği kayıplar gibi. The Lane. Lancashire Hafif Piyade Tugayı, ön hatta neredeyse ilerleme kat edememiş ve neredeyse iki yüz askerini kaybetmişti. İlk saldırılarında sol tarafa doğru püskürtülen 5. Gurkalar, birçok asker kaybetmiş ve üç subayı dışında geri kalanının hepsini kaybetmişti.

General Lisle, 29. Birlik’e komutanlık etmek üzere, komutanın asistanı ve çevgen oyuncusu olan Hardross Llyod ile geldi.

28 Haziran 1915

Sekiz buçuktan bu yana ağır bombardıman başlamıştı. Türk mevzilerine, özellikle ayın dördünde almayı başaramadığımız sol kanat olmak üzere, ardı ardına ataklar düzenliyorduk.

Gökçeada’dan biri rahatlıkla toz bulutunu ve patlayan mermileri görebilirdi. Ataklarımızın hepsi başarıyla geçmişti. Tüm cephe boyunca saldırmayı denemedik bunun yerine yoğun şekilde top atışları yaptık ve taarruz olarak sol kanada yüklendik.

On buçuk sularında yoğun top atışımız başlamıştı. Bombalamanın tam ortasında, on kırk beş gibi Zığındere’nin doğusundaki sipere bombalama aniden durdu. Muhafız Alayı’ndan seçilmiş elli adam sipere saldırdı ve hiçbir adamını kaybetmeden yüz askeri esir aldı.

Zığındere’nin doğusundaki siper, kanalın çıkışına doğru, bumeranga benzeyen ufak bir siperdi ve neredeyse mevzilerimizin arasında kalan bir siperdi. Sabah on bir sularında, topçular mevzilerini daha çok genişlettiler ve bu sayede 87. Tugay taarruza geçti. Muhteşem bir şekilde düşman hatlarına koşarak saldırdılar. Taarruz eden ilk hattımız, alması zor görünen, bize önceleri sıkıntı çıkartan ilk iki “J.10” isimli mevziiyi temizlediler ve Türkler burayı geri almak için saldırmadı.

Ardından askerlerimiz, “J.10”da kalan sersemlemiş Türkleri yakalamak için sağ hattı boş bırakıp “J.11” isimli mevziiyi ele geçirmek için saldırdı. Bombalama Türklere ağır gelmiş olmalıydı.

86. Tugay nizami bir şekilde, hat üstüne hat temizleyerek çayırlık, düzlük bir alana doğru ilerledi ve J.12 ve J.13 siperlerini hafif zorlanarak ele geçirdi. Kraliyet Hafif Piyade Tugayı mevzilere yerleşti ve Lancashire Hafif Piyade Tugayı ise sağ kanadı korumak için sağ tarafa yöneldi. Askerler şu anda hattın geri kalanından çok ilerideydi.

Çıkartmalarda ağır kayıplar veren, o zamandan bu yana durmadan düşmanla çarpışan ve siperlerde iş yapan 29. Tümen’in düşman hatlarına doğru ilerlediği söyleniyordu sanki kötü deneyimlerini yaşıyormuşcasına.

En uç sol kanatta, sahil boyunca ilerleyen Gurkalar Türkleri püskürttü ve J.13’ün ötesinde bulunan, mevkiiye hâkim bir tepeyi ele geçirdi. Öğlenden beri yaptıkları, muazzam bir emekti bu.

Vadinin sağ tarafında, 156. Tugay düşman hatlarına doğru ilerliyordu ve sol taraflarında bulunan iki siperi ele geçirmişlerdi fakat sağ taraflarında bulunan siperler hala Türklerin elindeydi. Bunun da o bölgede yapılan bombalama hazırlıklarının yetersizliğinden kaynaklandığına inanıyorum. Bahsettiğim o iki siperi ele geçirmek için öğle saatlerinde 88. Tugay saldırdı lakin başarısızlıkla sonuçlandı. Avusturalyalıların kayıtlarına göre:
Toplam kayıp: 2.000

Harcanan mermiler:

Hafif Silahlar                 1,100,00 atım.
18 libre                 13,900 atım.
60 libre                     300 atım.
4.5″ havan topu                      720 atım.
6” havan topu                       420 atım.

Akşam vaktinde Türkler saldırılarımıza karşılık için sol uç ve ileri merkez bölgemiz arasındaki boşluk aracılığı ile karşı atağa geçtiler. Ele geçirebildikleri, maksim makineli tüfeklerinin ateşi ile ıskartaya çıkmış şeylerdi. Ne ölmüşlerdi ne teslim olmuşlardı.

1 Ağustos’tan 5 Ağustos’a kadar. (4 Ağustos, Binbaşı Milward)

Tozun, sineklerin, sinirlilerin ve küfredip duranların bulunduğu ofis çadırında zorlu günlerimi beş adet tümenin sahili rehin aldığı bu büyük çıkartmanın en son detayları üzerinde çalışarak geçirdim. Aslında bu çıkartma çok zorlu ve bir o kadar da karışık bir işti: Askerleri, topçuları, sağlıkçıları ve askeri mühendisleri tek tek toplayıp, kara üzerinde belli bir yere, belli bir zamana yerleştirmek. Donanma için de bir o kadar zordu bu iş, gemilerin hepsini öyle bir kontrol edeceklerdi ki hiçbir aksama yaşanmayacaktı. Askeri yönetim için de aynıları geçerli, o karma karışık planları ve operasyonları kesin çalışmalıydı.

Bu işte ihanet etmek, yanlış yönlendirmek vardı bir o kadar da insanları etkilemek vardı. Birçok bölüm ve Levazım Komutanı’nın ofisi için zor bir işti tüm taşımaların emrini verip, donanma askerlerinin ihtiyacını giderip, eksik olan zorunlu mühimmat ve yiyecekleri sağlamak. 18 Haziran’da, Komuta Merkezi’ne geldiğimden beri kalkış saatlerini ve geliş saatlerini farklı iskelelerde takip etmek, kaydetmek ve organizasyonları hakkında hesaplamalar yapmak ve ele geçirdikleri hayvan, araç ve askerleri kayıtlarını tutmak ile meşguldüm. Ayrıca bu beş tümeni ilgilendiren, işleme konulan emirleri ve gelen emirlerin özetini tutuyordum. Tümenler farklı sayılarda birçok taşıt hayvanı getirmişti ve biz daha fazla hayvan istemiyorduk ve ne fazla silaha ne de fazla hayvana yer ayarlayamıyorduk.

Biz karaya çıkışlarını engelleyemeden, 13.Tümen tüm taşıma amaçlı kullanılabilecek hayvan, araç vs. hepsini karaya çıkarmıştı. Hepsi Mısır’da bırakıldı ki orada General Sir John Maxwell bakması gereken, Gelibolu çıkartmasındaki birliklere ait 50.000 at olduğundan yakınıyordu. Ayrıca silahlar da istenene kadar Mısır’da bırakılmıştı.

Piyadeler, temmuz ayının başlangıcında Mondros’a geldiler ve 29’undaki geçici ateşkese kadar Gelibolu’da mevzilerin içerisindeydi. 10. ve 11. Tümenler tüm araçları ve silah atları dışında az at ile gelmiş, 18 inçlik sahra topu getirmişlerdi, mermi olmadığı için havan topu getirmemişlerdi. 18 inçlik mermiler ve atlar, Mısır’da bırakılmıştı. Tüm bu üç tümen aslında yeni bir orduydu. Kaliteli ve yeni birçok adam ve bir sürü subay vardı.

11. Tümen bölgeye hızlıca intikal etmişti çünkü RMS Aquitania altı tabur yaklaşık altı bin üzerinde asker getirmişti. Sicilya Adası’nın açıklarında, bir Alman denizaltısı RMS Aquitania’yı vurmaya çalışmış fakat gönderdiği torpido 12 adımlık bir uzaklıkla geminin arka tarafını ıskalamıştı. O esnada, gemi mürettebatı torpidonun gelişini görmüş ve alarmlar çalmaya başlamıştı. Bir başka denizaltıyı ise Cebelitarık’tan geçerken, gemilerinin arkasında saklanmış bir vaziyette gördüler. Başta, onları takip eden denizaltı ardından oradan uzaklaşmıştı. Kısa bir sürede, yaklaşık yedi günde, Mondros’a ulaştılar. Ardından gemi tekrar eve geri döndü, altı tabur ve 54. Tümen’e ait birçok mermiyi getirdi. Almanlar, gemiyi batıracaklarına dair yemin ettiler lakin onları bu gemiyi ve RMS Mauretania isimli gemimizi beyaza boyayıp hastane gemisi olarak yutturduk.

53. ve 54. Tümenler, bölgesel tümenlerdi. Birisi Galler’den bir diğeri de Doğu Anglia’dandı. Bu bölgesel tümenler hiç de iyi değildi özellikle subayları berbattı.

Bu iki tümen neredeyse hiç top ve hayvan getirmemişti. Bu dediğim iki tümen yaklaşık 60.000 asker ve 168 toptan oluşuyordu.

Ayrıca, 12 ağır top, iki adet 9.2 inçlik, dört adet 6 inçlik havan topu bulunuyordu.

3 Ağustos sabahı, dört adet havan topu, bir adet batarya, 18 inçlik tümen ağır silahları, katırlar ve mühimmatlar Anzak Koyu’na akşam vakti gizlice yerleştirildi ve saklandı.

Plana göre tüm kuvvetleri Anzak Koyu’nun yakınında bulunan bölgeye çıkartıp, bize ait olan sol kanadın etrafından dolaşıp, Anzak Koyu’nun tepesini ele geçirip -Kayacık Tepe- Türklerin merkeze bulunan bağlantılarını kesip veya en azından Türkleri Alçıtepe’den çekilmeye zorlamaktı. Kayacık Tepe’nin üzerinde bulunan toplar, bölgedeki tüm yola ve iletişim hatlarına hakimdi. Aynı zamanda bölgedeki tek liman olan Anafarta Limanı’nı da ele geçirmek önemliydi. Böylece sahili güvende tutabilir, üzerinde çalışmalar yaparak kışın getireceği fırtınalara karşı korunaklı ve iyi bir üs kazanmış oluruz. Dört mil doğuda bulunan tepecik hattı mutlaka ele geçirilmeliydi.

3,4,5 ve 6 Ağustos gecelerinde 13. Tümen, bir tugay, 10. Tümen ve Hint Tugayı (17 adet Tabur, 3 adet Kraliyet Askeri Saha Mühendisleri Tümeni, 3 adet Sahra Ambulansı) Anzak Koyu’na indirildi ve gizlendi.

Her şey o olacak büyük savaş için hazırdı ve askerler arasında yatıştırılamayan beklenti ve umut vardı. Eğer oradaki dar boyunu geçip hatta Kayacık Tepe’yi ele geçirirsek ve oraya hâkim olursak, Türkler ya geri çekilirler ya da açlıktan kırılırlardı. Eğer Türkler geri çekilirse, Kilitbahir’i ve Çimenlik Kalesi’ni ele geçirmemiz uzun sürmeyecektir ve en sonunda donanmamız boğazı rahatlıkla geçebilecekti.

6 Ağustos 1915

Öğleden sonra iki sularında savaş Alçıtepe’nin yoğun bombardımana tutulması ile başladı ve saldırılacak siperler merkez hatta yer almaktaydı.

Saat dört gibi, askerlerimiz harekete geçti ve siperlerin bazılarını ele geçirdi. Ele geçirmeyi başaranlar, yorulmuş 88. Tugay, 29. Tümen ve 42. Tümen’e ait bir tugay asker. Tahmin edilenden daha inatçı direnişle karşılaştı askerlerimiz. Sanki önceden savaştığımız o yorgun Türkler yoktu orada ve 3.000 asker civarında ağır kayıp verdik. 88. Tugay’ın elli bir subayı ve bin beş yüz askeri vuruldu. Esir alınan Türkler, bu gece saldırmak için tüm planların yapıldığını söyledi. Bu askerlerin hepsi yeni yetiştirilmiş, kaliteli askerlerdi.

Türkler o gece ve ertesi gün boyunca karşı ataktaydı ve askerlerimizi hali hazırda elimizde olan siperlere doğru püskürttüler. Sadece bizi stratejik öneme sahip bölge olan üzüm bağından atamadılar.

Barikatlarımızdan atılan bombalar ve topçu atışlarımızdan dolayı Türkler birçok adam kaybetti.

Bizi memnun edici durum şuydu, görünen o ki Türkler yarımadanın güneyinde işgal altında ve hareket kabiliyeti limitlenirken biz de bizi sonuca götürecek olan operasyonlarımızı kuzeyde onların iletişim hatlarına doğru düzenliyorduk.

Akşama doğru beş sularında,6. Avusturalya Tugayı Kanlısırt’ta bulunan Türk siperlerinin sağ kanadına doğru koruma amaçlı ateşlenen saha topları ve gemilerin top atışları ile sert bir saldırı düzenledi.

Kum tepeciklerinin üstüne çıktık, denizin öbür yanında bulunan Çanakkale’ye ve Anzak Koyu’na ateşlenen mermileri gördük. Avusturalyalılar başarılı bir taarruz yaptı. İlk olarak, ani taarruz ile ilk siperi ele geçirdiler, sert çarpışmanın sonunda hattın geriye kalanını ele geçirdiler. Gevşek disiplinlerine ve Sarı Bayır’ı kaybetmelerine neden olan emirleri dikkate almayışlarına ve bunun sonucunda birçok talihsizliğe rağmen kaliteli savaşçılardı ve her zaman neşelilerdi.

Yemekten sonra, tekrardan sahile indim ve Anzak Koyu’na doğru ateşlenen mermileri gördüm.

Türkler de bizi aşırı zorluyordu hem Çanakkale’de hem de Anzak Koyu’nun sağında bulunan Kanlısırt’ta. Sonuç olarak, aşırı kayıp verdiler. Avusturalyalılar savaşa katılmakta o kadar hevesliydi irtibat siperlerinde askerler sıraya giriyorlardı ve subayların yaverleri oraya gitmek için izin alıyorlardı. Akşam dokuz gibi, Yeni Zelandalıları, 13. Tümen ve bir tugay, hali hazırda karada olan 10. Tümen ve Cox’un Hint Tugayı’nı içeren kuvvetlerimiz Anzak Koyu’nun solunda bulunan mevkilerinden harekete geçip sahil boyundan dört kol halinde ilerleyerek tepelere çıktılar. Sağ kol, Sarı Bayır’ın en yüksek tepesine doğru ilerledi. Hint Tugayı daha çok sol tarafa ve tepelerin ötesine doğru ilerledi ve geriye kalan iki kol ise sol kanadı korumaya aldı ve sahile yakın tepelerde mevzilendi. Bu zorunda kaldığımız çarpışmaydı ve genele bakıldığında başarılıydı.

Yeni Zelandalılar, Yeni Zelanda Atlı Piyade Tugayı ve tüm yaz mevsimi boyunca Anzak Koyu’nun ileri karakol mevzilerini elinde tutmuş Avusturalya Hafif Süvarileri uzun süredir bekledikleri mevzilere doğru ilerlemeye başladı ardından Türkleri beklenmedik bir şekilde yakaladı ve rahatlıkla onları püskürttü. Lakin asker takviye hatları zamanında hareket edemedi, kayboldu ve bu darma duman olmuş diyarda ve tepelerin dibinde yoldan çıkmışlardı ve ilerleyecek güçleri kalmamıştı. Ertesi gün, tepenin zirvesini ele geçirmeyi gerçekten de başarmıştık fakat yine kaybetmiştik. Yaşlanmış Büyük Britanya’yı bu savaşta-Fransa’da ve burada- çuvallarken çok gördüm, siperlere saldırırken bile çuvalladılar. (kayıp vermemek için) Diyecek başka bir şey yok. Sonra görüşürüz.

Anzak Atlı Piyadeleri’nin rütbelileri zengin adamlardı örneğin bir tümgeneralin üzerindeki her bir parça seksen bin sterlin değerindeydi.

Akşam saat dokuz gibi, Gökçeada’da birleştirilen 11. Tümen’in kara çıkartması başladı. Muhripler, mayın tarayıcıları ve ufak vapurlar ile karaya çıktılar. Çıkartma öğleden sonra üç gibi başlamış, altıyı yirmi geçe tamamlanmıştı. 10.928 adam karaya çıkmıştı, bunlara ek olarak Donanma Tümeni’nden bir tugay sahildeki işler için indirilmişti.

Ayrıca, bazı bölükler Mondros’a indirilmişti: 10. Tümen’e ait 3.325 asker, üç adet Askeri Mühendis Bölüğü ve sahra ambulansları.

10. Tümen’e ait, Midilli’de birleştirilen altı tabur hazır olarak ufak gemilerde bekletildi ve ardından geriye gönderildi.

11. Tümen, Anafarta Limanı, A, B ve C olarak kodlandırılmış sahiller ve bu mevkilerin güneyine, & C. pek de zorlukla karşılaşmadan (sadece 100 kayıp vererek) çıkartma yapmıştı. Çıkartma yapılan ana kadar gizlilik önem taşımış ki subaylar bile nereye gideceklerini veya ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Bunun sonucunda Türkler tamamen boşta yakalanmıştı. Birkaç mayının ötesinde neredeyse hiç direnişle karşılaşılmamıştı.

Lakin ardından işler pek de iyi gitmedi. 11. Tümen’in hedefi Anafarta Limanı’ndan dört mil uzaklıkta bulunan Türklerin elinde tuttuğu bir bayırdı. Bu bayır sahili rahatlıkla işgal etmek ve koruma altına almak için gerekliydi fakat öncülük eden tugayımız kendini Anafarta Limanı’nın kumlu sahilinde bulacağı yerine bölgede bulunan Tuz Gölü’nün derin çamurlarının içinde buldu. Diğer iki tugay ise düşman tarafından çevrelenmiş ve hedeflenen yerlerin gerisine yerleşmişti. Askerler sahilde şafağı beklerken yaklaşık iki saat boyunca oturdu bu sırada Türkler onları çevrelemişti. Türkler, askerlerimizi mevzilerinin içine almışlardı. Aslında, askerlerimiz Lale Baba Tepesi’ni önceden başarılı bir strateji ile ele geçirmişti fakat ardından sahilde öylece oturdular ve şafağı beklediler.

Türkler sayıca pek de fazla değildi (500’e karşı 10,000) fakat gün ışığında planımızı fark etmişlerdi ve çok pişmanız ki bu zavallı tepe akşam vaktinde çok rahat bir saldırı ile alınabilecekken şimdi bizim ana hedefimiz olmuştu ve tüm kuvvetlerimiz-sadece sahili koruyanlar- bu tepeyi ele geçirmek için harcanıyordu fakat bunlarda tatmin edici sonuçlar vermiyordu. Kıstağa hâkim olan Sarı Bayır Tepesi artık bırakılmalıydı. 53. ve 54. Tümenler bu tepenin alınmasını ikinci hedeflerinden çıkartmaları gerekir. Aynı şey, 29., 1. 2. 3. ya da 5. Tümen için de geçerliydi.

Güneş, ince bir çizgi şeklinde ve tüm sahil boyunu yaklaşık 900 metreyi kaplayarak doğmuştu.

7 Ağustos 1915

Hepsi bir kenara, Anzak Koyu’nda, Yeni Zelandalılar ve Cox’un Hint Tugayı iyi işler çıkarmıştı. Akşam vakitlerinde, Cox’un tugayı Kocaçimen Tepesi’nin zirvesinin hemen altında bir sırt ele geçirdi (zirve bir tümen ve 6. Gurkalar tarafından ele geçirildi) ve Yeni Zelandalılar aslında Conk Bayırı’nın zirvesindeki tepenin boynunu ele geçirmeyi başarmıştı lakin zirvenin altında diğer askerler ile birleştikleri noktayı görebiliyorlardı. Tepenin üstünde “Çiftlik” denilen yer ele geçirilmişti.

İşler şu anda güzel gidiyordu ve 10. 11. Tümenler neredeyse Türkleri Anafarta Köyü’ne kadar püskürtmüştü. Şimdi ise Mestan Tepe’ye saldırılacaktı.

O akşam, zabıtlar kayıtlara şöyle geçti: “Savaş iyi gidiyor, lakin erzak tedariki iyi değil.” Bu sonuca bakıldığında durum istikrarsızdı.

Gerçekten de kayalıklı tepelerinin üzerindeki askerlere yemek ve su sağlamak zordu ve bunların yetersizliği o kadar ciddiydi ki operasyonlar neredeyse durma esnasına gelmişti.

Her zaman olduğu gibi, Donanma baştan sağma, kusurlu işler yapıyordu. Herkesin önceden tahmin ettiği gibi yeterince ufak bota erzak tedarik etmemiş ve neredeyse bir katırı bile karaya çıkartmamıştı. Bunlardan dolayı su ve yiyecek askere ulaştırılamamış. Mermiye bile aşırı ihtiyaç duyuluyordu. Kimse o katır taşıyan üç geminin nerede olduğunu dahi bilmiyordu. 2,500, katırın indirilmesi gerekiyordu. Anzak Koyu’na önceden indirilen, silahları çeken atlar artık ilerleyemiyordu.  Askerlerin yemeği karaya gidememiş ve binlerce su matarası ve su çantası temin edilmemişti.

Bu bağlamda, zaman çizelgemizin 24 saat gerisindeydik. Aslında bizi yavaşlatan şey suydu. Sadece su…

8 Ağustos 1915

Gelen haberlere göre, askerlerimiz Mestan Tepe’yi ele geçirmiş ve Sarı Bayır’ın zirvesine doğru olan boyuna kadar iyi konuşlanmışlar.

Yorgun Türkler düşünmeye başlıyordu…

10. Tümen’in tamamı karaya çıkarılmıştı.

Öğleden sonra, donanmanın taşıma subaylarına yardım etmek için sahile gönderildim. Sahilde her şey kaos içerisindeydi ve Merkez Karargâh işlerin nasıl düzeltileceği hakkında çözüm bulamıyordu. Merkez Karargâh ile irtibat halindeydim. Onlara sıklıkla raporlar gönderiyordum ve yanaştıkça gemileri ziyaret ediyor, dolaşıyordum.

53. Galler Bölgesel Tümeni, şu anda geliyordu ve büyük gemileri ile Anafarta Limanı’na gitmeleri gerekmekteydi. Ludklit Fritz isimli Alman denizaltısının yokluğu şüphe uyandırıyordu. Yemekten sonra, beni iki ya da üç gün idare edebilecek eşyalarım ile Gökçeada’ya gittim.

Sahile vardığımda, çok yorucu saatlerin ardından yüzündeki mutluluk sönmekte olan Ashby isimli donanmanın taşıma subayı sıcak kanlılıkla elimi sıktı.

9 Ağustos 1915

Geceyi, Gökçeada’da bulunan bir kampta geçirdim. Kavurucu sıcaklığın içinde çok çalıştım ve limanda bulunan gemilerin etrafında dolaştım ve bazılarına da bindim. Bu gemiler, Anafarta Limanı’na gönderilecek 53. Tümen’e ait gemilerdi ve su ve mühimmatın nasıl tedarik edileceği hakkında sorular sordum.

Takviye birliklerini ve su tanklarını Anafarta Limanı’na gelmesini istiyorlardı ve Mısır İşçileri Müfrezesi’ni yardıma istiyorlardı. Lakin Mısırlıları götürecek olan gemileri bulmak çok zor görünüyordu. Ufak motorlu bir teknem vardı ve günün geri kalanını Beadon ile tellerden konuşarak geçirdim. Çayı içtikten sonra aniden Merkez Karargâha geri dönmem konusunda emir aldım. İşimin devamını ayarlayacak kişi Camp. Comdt. idi.

Karargâhtan geri döndüm, yaklaşık iki millik bir yol ve yemekten sonra tekrardan kampa Anafarta Limanı’na gidecek olan 54. Tümen’in (Doğu Anglia Bölgesel Tümeni) askerleri, gemilerini ve asker tedarikini incelemek için gönderildim. Kafalarda karşılıklılık vardı çünkü tümenin içinde iki çeşit mermi vardı. İlk olarak, tümen karaya çıkacak ve yemeklerini yiyecek ardından gemilerinde yemeklerini yiyip bölgeye doğru gönderilecek. Kampın yönetimi ile konuşma şansım oldu ve emirlerimi verdim. Ardından “Kephalos” adı verilen kampta durup, geceyi geçirip, olayları incelemem söylendi. Çadırın altında, ödünç aldığım bir battaniye ile yerde yattım.

*SON*

War Diaries (Private): Capt C. A. Milward, Indian Army: the Gallipoli landing

Reference: CAB 45/259
Description: War Diaries (Private): Capt C. A. Milward,
Indian Army: the Gallipoli landing
Date: 1915
Held by: The National Archives, Kew
Legal status: Public Record(s)
Closure status:   Open Document, Open Description
  https://discovery.nationalarchives.gov.uk/details/r/C628085

Ayrıca Kontrol Et

Sir Edward Grey

Grey’in, Sir Henry Campbell-Bannerman tarafından Dışişleri Bakanı olarak atanmasıyla- 1905 yılında- politik kariyeri yükselişe geçmiştir. …

1 Yorum

  1. Kemal Deniz Karabacak

    Ottomic…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir