Cumartesi , Ağustos 8 2020
Anasayfa / Makale / Harb-i Umumide Yavuz’un Çanakkale’den İlk Defa Geçişi

Harb-i Umumide Yavuz’un Çanakkale’den İlk Defa Geçişi

H. Sami, “Yavuz’un Çanakkale’den İlk Defa Geçişi”, Çev. Gülper Ulusoy, Risâle-i Mevkûte-i Bahriye, C. 6, S. 2, Kânûn-ı Evvel 1335 [1919].

Bu Harb-i Umuminin bidayetinden nihayetine kadar gördüğü işler ve bilhassa bu harb-i umumiye bizimde girişmez ve ondan şekil malumiyle çıkışmaz dolayısıyla “Goeben” hatt-ı harp kruvazörü pek çok dedikoduya sebep olmuştu. Her halde tarihimize ve tarih-i bahriyemize geçecek olan bu hatt-ı harp kruvazörünün ne suretle bizim sularımıza dâhil olduğunu bilmek bilhassa şu sıralarda etrafa da bildirmek nokta-i nazarından muvaffaktır zan ederim.

Bu itibarla o zaman ”Goben” de bulunan bir Alman zabitanın bu hususundaki yazılarını lüzumsuzlarını terk ile atiye nakl ediyorum mamafih “Goeben” daha bizim sulara girmeden evvel arkasına cüda ağır ve mühim bir hamule-i mazi yoklanmıştı ki bunu da ehemmiyeti ve bahsimize taaluki  itibarıyla hülaseten bir mukaddime olarak yazıyorum:

“Goeben” yanında mağruk “Breslau” olduğu halde (33) saat Messina’da kalıp kömür aldıktan sonra İngiliz ablukasını yarmış ve bundan dolayı abluka eden İngiliz sefaini amiralinin Divan-ı Harbe ve bin-netice kumandanlıktan çekilmesine sebep olmakla beraber İngiliz filosunun alnına ilk lekeyi de yapıştırmıştı. Bu iki sefine Messina’dan çıktıktan sonra şarka doğru yollanıp Yunan sularına dâhil olunca kendilerine evvelce verilen “İstanbul’a Gidiniz” emri muvakkaten geri alınmıştı.

Bu da şüphesiz kendileri için münasebet-i siyasi tamamıyla tavazzuh edinceye kadar yine Çanakkale’ye girmek muvafık ve imkan dahilinde görününceye kadar dolaşıp bekleyiniz denmek’di ki bu emir, “Goeben”’in ve zabitanı, abluka edilen Messina’dan muvaffakiyetle hurûci ve mütefevvik bir düşmanın muannit takibini üzerinden silkip attığı halde yine oldukça düşünülecek bir hale sokmuştu.

Bununla beraber birdenbire adadan adaya dolaşan serseri ticaret gemisi gibi her gözüken dumandan sakınarak kaçmak icap ediyordu. Bu da hakikaten sıkıntılı ve üzüntülü bir hal bu ana kadar beraber bulunan “Goeben” ile “Breslau” da düşmanlarını aldatmak üzere yekdiğerinden ayrılıyor ve Amiral Şuşon’da Berlin Hariciye Nezaretinin Bab-ı Ali ile giriştiği müzakerenin neticesine her an muntazır. Berlin telsiz muhaberesi de artık hemen hemen  münselib mümkün olsa bile düşmanın tedabiri mütehazisiyle pek meşgul.

İşte tam böyle bir hengamede (General) e “Santorini” den hareketle İzmir’e gitmesi ve oradan İstanbul ile irtibata gelmesi emr olunuyor ki bu “ Goeben” için iyi bir pasaporala ve zabitine geçerek arzu edilen daima irtibat temin olunuyor.

“Goeben” ile “Breslau” her an harbe müheyya ve bir karar gelince tam yol ile hemen Çanakkale’ye gitmek üzere denizde çift sürüp duruyorlar. Mamafih bu halin ne kadar devam edeceği meşkul olduğundan amiral her ihtimale karşı gemilerin kömür almasını emr ediyor; ve Hariciye Nezaretinin mecraya nezaretiyle candan el ele çalışması, sulh de de aynı halin devamı ve teşkilatlarının mükemmeliyeti dolayısıyla mevkii ve mevcudiyetlerinden hemen haberdar oldukları kömür gemisini istedikleri o hicri köşeye telsiz ile çağırarak tedabir mütehaza altında istedikleri kadar kömür alarak yana tekmil kazganlarda setim tutulması emr olunuyor; aynı zamanda gelen bir telsizde “Goeben” ile “Breslau” Çanakkale’ye celb ediyor; her iki gemide vira demirle bulundukları limandan açılarak birbirini takip ederek Çanakkale yoluna diziliyorlar. Ve şimdi “Goeben”’in Çanakkale’ye girişinin tasvirini Alman Zabitanı bırakıyorum: “Bahr-i Sefid Fransız ve İngiliz sefaini ile dolu; bunlar iki Alman kruvazörünü mahv ve ifna için peşinden koşuyorlar”.

“General”in telsiz telgrafı da bizi Çanakkale’ye çağırıyor; mamafih bizi oraya sokacaklar mı? İşte bu bizim için şüpheli.

Boğazın ta medhalinden itibaren her iki tarafa dizilmiş bataryalar, henüz haberdar etmişler ise ki bu ihtimal imkân dâhilindedir, şüphesiz, ellerindeki talimata tevfika bir top sefinesinin böyle gelişi güzel içeriye girişini toplarıyla menaa teşebbüs edeceklerdir. Binlik ve uzun uzadıya müzakere etmek bizim için işe girmekten programımızda yalnız geçmek ihtimaline de cebren veyahut da hemen dönmek var. Bundan başka hiçbir şey yok.

 Ve zabit amiralimizi mühim ve haiz ehemmiyet bir mesele o karar karşısında bulunduruyor. Arkadaşlar arasında hepimiz bir kere kendimizi amiralimizin yerine koyarak meseleyi o nokta-i nazardan tetkik ve muhakeme ederek mübahase de bulunuyorduk.

Bir ihraç harbinde nazar-ı dikkate alarak kılınçlarımızı da biledik mamafih Balkan muharebesinin en had devresinde Türkiye de bulunan Alman tebaasının muhafazasının icap ettiği bir hengamede “Goeben” ile Çanakkale’den geçip İstanbul’a giden başlıca arkadaşlarımız meselenin kanlı bir safhaya girmesini nazar-ı dikkate aldıklarından kah hiç lüzum görmüyorlardı.

Bu esnada telsiz telgraf zabiti bir müddetten beri İngiliz telsiz telgraf muhaberesinin daima ayan bir surette işitilmekte olduğunu rapor etti ki bütün İngiliz sefainin pek ziyade takarrüb ettiği, ayn zamanda olmazsa her halde pek az zaman sonra onların Çanakkale önlerinde bulunacağı farz ve kabul olunabiliyordu. Bu halde tabiatıyla Amiralin hemen kat’i ve layetegayyar bir karar vermesine iltizam ettirebiliyordu. Kayzerin emrindeki sözler Amiralin mefkûresinde canlı bir surette devriliyor icrasının ise, son anda teallül ile sallantıda kalmasına imkân yoktu. Her halde taciz edilmeden içeriye girebilmek için İngilizlerden evvel Çanakkale’de bulunmamız icap edebiliyordu.

Bunun için makine merkezine bir emir, “Breslau” da bir işaret kâfi idi ki bu da yapıldı. Seksen altı bin bargir kuvvetindeki tertibatları olanca kuvvetiyle çalmaya başladı. Ve “Goeben”in o büyük cüssesi o tatlı ihtizazile dalgalar içinde, gömüle gömüle süzülüp kaymaya başladı. Deniz dümdüz çarşaf gibiydi. Fakat koy üstünde durup bakılırsa insan kendisini bulunmaz bir münazara karşısında buluyordu. Kiminin sular içine gömülen başı iki tarafa doğru beyaz köpükler vadiler açıyor bunlarda kıvrılıyor, yükseliyor, sulardan sütunlar teşkil ederek güneye serpile serpile dökülüp yatıyordu.

Bu vecihle kıyıda duralım, diğer tarafta bacadan çıkan devamda tamamıyla tepe uçarak yanlamasına yayılıyor ve geriye doğru akan suları alçala alçala kaplıyor.

İnsan kıça(geminin arka bölümü) gidip te güverte üzerinde bulunursa orada da başka bir münazara karşısında bulunuyordu.

Basık ve yatkın kıçın altında esfarular boğuk boğuk seda ile döndükçe sıkışan deniz suyu köpüre köpüre kıçın etrafında güverte boyunca kırılıyor. ve duman suyu üzerine sûd gibi dökülerek akıp gidiyordu…..

Böylece rota tamamıyla şimale müteveccih olarak yolumuza devam ettik.

 Daha zeval olmamıştı. Espasara ve Sakız adaları arasından geçtik ve geleni geçeni çok olan sulara girdik ki artık görünmeden kaçmak mümkün değil. Her halde görünmek imkân dâhilinde idi. Fakat görülme ile görülmemek ikisi de bizim için bir olduğundan umurumuzda değildi.

Midillinin şimalinde puntamızı koyduğumuz zaman sevk saatinde akıntının cenuba doğru bize üç millik bir akıntı tebdili yaptırdığını anladık.

Bizce adayı da geçerek süratle sahile doğru yaklaştık ve biraz daha ilerleyerek Çanakkale boğazının medhali önüne geldik. Rumeli de Seddülbahir, Asya sahilinde de Kumkale ve Orhaniye kaleleri üzerinde Osmanlı sancağı temevvüç ediyordu.

Güneş garpta saatte beş idi.

Ve şimdi son dakika gelmiş, her şey olup bitmeliydi.

Her tarafta harp borusu çaldı.

Asansörlerin çalıştığı; mermilerle har topların namlulara sürülüp tomarlandığı mekanizmanın kapandığı böylece topların ateşe hazır olduğu insan hep işitilen seslerden anlıyordu.

Taretler ve kazamattaki topları yavaş yavaş diğeriyse iterek kısmen Seddülbahir, kısmen de Asya sahilindeki âsar üzerine tevcih olundu.

Hafif aksam rüzgârı esiyor; karşıda sahilde siyah noktalar öteye beriye geziniyorlardı, bizde yavaş yavaş medhale doğru seyre başladık, karşıdan da iki torpido açılıp yüksek süratle bize doğru gelmeye başladılar. Bu esnada kara bataryalarındaki toplarında yanıltma telsizle birlikte cihetlerini değiştirdiği ayan bir surette gözüküyordu; böylece mütemadiyen kimler bize doğru teveccüh edilmiş olduğu halde kaldı, fakat henüz biraz tehditten nişane yoktu. Mamafih onların ateşi bizden ziyade kendileri için fena olacaktı. Çünkü tekmil topların ağız topları daha alınmamış, üzerlerinde duruyordu.

Erkan-ı harb zabiti, üst köprüde bulunan Amiral yaverine bağırarak – :

– “Bana bir mania kılavuzu gönderiniz” işaretinin çekilmesini söyledi. Akabinde işaretçi neferi bütün çevikliğiyle sıçrayarak flama ve sancakları kendilerine mahsus gözlerden çekerek birbirine bağladı ve anında istenilen cümleyi Serdnik (Ada ismi) çevresinde çekti.

Köprü üzerindekiler, bize doğru gelmekte olan torpido botlara dürbünlerini çevirmişler, bakıyorlar, işaretçilerimizde, gözlerini dikmiş veyahut yere bakınıyorlardı.

Erkan-ı Harp zabiti ise, ayakta kah bir ayağına kuvveti vererek kah diğerine yaslanarak sabırsızlıkla bekliyor; hepimizde büyük bir heyecan hükmü-ferman dört gözle beklediğimiz cevap, şüphesiz mühim bir kararı getirecekti. Amiral demir gibi sönük bir itidal damla sükûneti muhafaza ediyordu.

Kıça doğru bakılırsa, aksam ufkunda gayet zayıf ve hafif bir duman görünüyordu ki bunun bizi takip eden bir sefinemi yoksa şafaktan evvel zuhur eden bir sis mi diye insan şüphede kalıyordu.

 Birdenbire nöbetçi çavuşu:

“Rehber torpido bot ’ta işaret var” diye bağırdı.

 Ve nazırlar anında oraya tevcih edildiği zaman üç topuzun kenara doğru yükseldiği görüldü ve derakab bu topuzlarda çözüldü.

Ve işaret çavuşu:

“Nana, Gustav, Sufi” diye okumaya başladı ve bir kademeli işaretçi neferi tarafından: “Nana, Gustav, Sufi” diye tekrarlanarak çabuk çabuk işaret kitabının sahifeleri karıştırıldı ve yüksek sesle:

 Cevap: “Gemimi takip ediniz” diye bağırdı.

Ve işte bu an 10 Ağustos 1914: 517’ idi. ki insan girilen bütün azulatın birdenbire gevşediğini ve derin derin nefes alındığını işitiyordu.

Torpido botlar önümüzde beyaz köpükler saçarak dümenleri alabandaya bastılar. Bizde onların dümen suyuna girdik. Böylece Çanakkale boğazına mevzu mayın mâniası arasından geçmeye başladık. Ve gitgide darlaşan boğazda yol almaya başladık,  havada yavaş yavaş kararmaya başladı.

Kilitbahir ile Çanakkale arasındaki en dar mevkide geçildi. Ve ağır yol ile Nara deal önünden döndük funda edilen demirin zinciri de lucelardan büyük bir gürültü ile akıp gitti. Bu veçhile Kayzerimizin emri icra edildi. Çanakkale’den geçtik.

Demirler demirlemez bir motor bot bordamıza geldi, Alman askeri heyetinden Ceneral (Ver) pek çok kâğıt dosyalarıyla Şeytan Çarmıhından güçlükle yukarıya tırmanıp çıktı ve Amiralimize götürüldü.

Bunun akabinde konsolosta gemiye geldi. Evvel süvari ile görüştü; Badehu zabitan salonuna geldi zavallı etrafını almış zabitanın binlerce sualine cevap vermek mecburiyetinde idi. Mamafih, Türkiye’ye çağırılmaklığımız el’an daha muamma-ı amiz bir peçe ile örtülmüş, meçhul bulunuyordu. İstanbul’da efkar-ı umumiye ise olan itilaf lehinde dostane idi.  

Bu gece de ise harp başlayalından beri ancak harp nöbeti olmadan geçirdiğimiz ilk gece idi.

Çanakkale’den geçişimiz ise, tam zamanında olmuştu, dört saat sonra Çanakkale yolunu müterassıd bir abluka ile kapamak üzere ilk İngiliz gemileri gelmişti.

Sabahleyin daha biz Çanakkale’de yatarken bir İngiliz kruvazörü, Türk bataryasından, Alman harp sefaininin girip girmediğini sordu; fakat hiçbir cevap alamadı.

Ve İngiliz sefaini içeriye kabul idhallerini ve bunun için bir mania kılavuzunun gönderilmesini rica ettiler ve fakat bunun kendilerine memnu bulunduğu ifham edildi. ….

Ertesi sabah yine biz Çanakkale önünde yatarken birdenbire Alman bandırasında hamil bir ticaret vapurunun içeriye girdiğini büyük bir hayretle gördük; bu gemi yaklaştıkça anladık, ki buda bizim eski aşinalardan (Rodosto) idi. Bir sene evveli (Rodosto) biz Suriye sahilinde iken oraya bize Almanya’dan mühimmat ve daha sair nazil şeyler getirmişti.

Bu defada (Rodosto) Temmuz evasıtında Hamburg’dan hareket etmiş ve Türkiye için 3 bin ton kömür ve 700 bin ton mühimmat gibi nazar-ı dikkati celp muhavvil hamil idi.

Cebelitarık boğazından geçerken El- Cezayir sahilinde bulunmuş ve arada bir limana uğrayamamıştı. Ve telsiz telgraf tertibatı olunması dolayısıyla ancak ile Rusya münasebetimizin gerginliğini biliyor; başka bir şeye vakıf değildi. …

Mamafih biraz evvel İngilizler tarafından abluka vazzah edilen edilen helalleş bir Vensdeki abluka hattından nasıl olup da geçtiklerini bir türlü anlamıyorlardı…

 Bundan biraz sonra saat 11 de (General) de içeriye girdi. Böyle eski arkadaşlarla tekrar görüşmemizi teyit ettik. Bu gemide hemen hemen bizimkine benzer sergüzeştçü bir seyri mazisine yazmıştı.

 (General) İzmir’de iken kararlaşan neticeyi bildiren havadisi İstanbul’dan aldığı zaman bunu bize de tebşir etmiş ve amiralden kendisine:

“Hemen Çanakkale’ye gidiniz” emri verilmişti.

 Mamafih İzmir limanında etrafı kemalen İngiliz sefaini ile muhat olduğundan ancak gece limandan çıkmaya mecbur olduğundan, kılavuzsuz Türk mayın sahası arasından ve körfezden çıkarak geceden hiçbir ışık göstermeden şimale doğru seyir etmiş ve İngiliz sefaini tarafından hiçbir arızaya uğramadan Çanakkale’ye girmişti.

 İşte buda 11 Ağustosta oluyordu ki bizim için Türk sularında bulunduğumuzun birinci günü idi.

 Bundan sonra bir gün daha her iki gemide top ve makineler işgal edilmiş ve İngiliz sefaininin içeriye girmesi halinde tekmil kuvvetimizle müdafaaya karar vermiş olduğumuz halde, harbe muhayya boğazda kaldık.

13 Ağustos’ta Marmara denizine doğru hareket ettik.

 Tam Gelibolu’ya geçmiştik, Hamburg – Amerika hattında çalışan “Korkovado” namındaki Alman gemisi karşımıza çıktı.

Vaziyet-i siyasiyenin almakta olduğu şekil, amiralinde mevcudiyetini iltizam ettirdiğinizden müşraünileyh “Korkovado” ile İstanbul’a gitmek üzere maiyeti erkan-ı harbiyesi ile “Korkovado”ya geçti.

Bizde hücra bir köşe olan Marmara adasının cenubuna Tavşan Adası’na gidip yazdık ve biz harp malzemeleri, terfiyemizi teyid için bunu büyük bir fırsat ve tam zamanı telakki ederek öylece eklentiye başladık, fakat akşam saat on birde vardiyanın silistiresi efradın yattığı güvertede: [ Kalkınız, kömür elbisesiyle manevra teşkilatında üst güverteye ….] diye bağırmaya başladı. Bizde o anda tabiatıyla eğlencemizden sarfı nazar ettik. Ve daha nıfs-ı elyel olmamıştı. “ayrı manada”  bordamız geldi ve kömürlüklerimiz doldurulmaya başladı.

Mürettebat, ertesi sabah ve bunu takip eden akşamına kadar çalıştı. Bundan sonrada harp vardiyasıyla ertesi gecede geçirildi.

 Bilahare diğer tarafımıza da “General” aborda oldu. İki sınıf harp zabiti iki 8/8’ lik top ve filika kundaklı makineli tüfenkleriyle muh-mürettebat “General”le geçti.

“General” kalktı, birine “ rodosto” yanaştı bundan da mutabık kömürümüz aldık ve güverteye de büyük topları izah ve endahtına mani olmayacak bir surette kömür aldıktan sonra “postayı” öğleye doğru kestik.

Evvelce kazgan işgali dolayısıyla mecruh düşenlerden ikincisi de ateş-i heyarı burada dalgalar mezarlığına gömdük. Ve son bir vazife-i ihtiramda bulunmak için vazifelerinden kıç güverteye efradın çağırılması dolayısıyla kömür vinçleri de bir müddet için durdular. Bir üçüncüsü de bilahare Türk sularında gemici mezarlığına gömüldü. İşte bu üçü “   Goeben” in yarma hareketini kendi hayatlarıyla ödediler. Böylece 13 Ağustosta da iki namağlup Alman kruvazörünün harp bandıraları kıç gönderlerinde tenevvüh ettiler bundan sonrada alman bandırası artık kendi gemilerimiz üzerinde tenevvüh etmemeye mecbur oldu. 14 Ağustosta İzmit körfezinin medhalinde gelen tuzla körfezine geçtik ve Türkiye’de bulunan Alman efrad-ı tediyesi ile ihtiyatları ilk olarak gemiye geldiler. Bu bandırayı görmedik. Çünkü ertesi sabah Alman bandırası yerine kırmızı zemin üzerinde beyaz aylı yıldız keşide edildi. ve “ Goeben” Yavuz Sultan Selim ve “Breslau” da Midilli namını aldı.

H. Sami

Ayrıca Kontrol Et

Çanakkale Cephesi’nde Kurban Bayramı

Kurban Bayramı’nın dördüncü günüydü. İngilizler dört gün dört gece taarruzlarına devam ettiler… Özet Birinci Dünya …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir